DNYEPER NEHRİNİN TÜRKÇEDEKİ ADI VE İZAHI GEREKEN 2500 YIL

DNYEPER NEHRİNİN TÜRKÇEDEKİ ADI VE İZAHI GEREKEN 2500 YIL

11. yy’ın ilk yarısına damgasını vuran ve tüm zamanların en ünlü İslam âlimlerinden biri olan Bîrûnî, kıymetli taşlardan ve madenlerden bahsettiği El-Cemâhir fî Ma’rifet’il-Cevâhir adlı eserinde eski Türklerin ‘yada taşı’[1] de­dikleri, yağmur yağdırdığına inanılan taştan da bahseder. Metin incelemesi gerekeceğinden, ilgili kısmı aynen almakta fayda var:

“Ebû Bekr el-Râzî,[2] Kitâb’ül-Havâss adlı eserinde şöyle der: Türkistan’da Kartuklarla Peçeneklerin ülkeleri arasında bir yokuş vardır.[3] Bu yokuşa ordu veya bir sürü uğrarsa, taşlar sürtünüp de karanlık sis basmasın veya bardak­tan boşanırcasına yağmur yağmasın diye hayvanların tırnaklarına yün bağ­lanır ve yürümeleri hafifletilir. Türkler yağmur istedikleri zaman bu taşla yağmur yağdırırlar. Belli bir adam su getirip ağzına bu mıntıkanın taşların­dan bir taş alır. Ellerini hareket ettirir. Hemen yağmur gelir. Bu hikâye sadece Zekeriya el-Râzî’den (Ebû Bekr) nakledilmedi. Bu konu insanlar arasında ihtilaf olmayan yaygın şeylerdendir.

Kitâb’ül-Nuhâb’ta şöyle der: Yağmur taşı Vâr çölünde veya Karluk vadisindedir. Kırmızıya meyilli siyah bir taştır.

Halklarıyla az ilişki olan uzak memleketlerle ilgili böyle hikâyeler yayılır. Zamanımızdaki Karlukların anlattığı şeyler rivayetlerden ibarettir. Karluklarla Peçenekler arasında çok uzak, Mağrible Meşrık arası kadar mesafe var­dır.”[4]

Bu incelemede kullandığım Bîrûnî’nin bu kitabının İslamabad 1989 neşrinde “Yağmur taşı Vâr çölünde veya Karluk vadisindedir” cümlesi yerine “Yağmur taşı Karluk vadisinin ötesindeki bir ormanda bulunur” denmektedir. Bu neşir doğrudan eserin elimizdeki nüshalarına değil, Fritz Krenkow’un Haydarabad 1936 neşrine dayanmaktadır. Krenkow’un mevcut üç nüshayı (Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Kayseri Raşit Efendi Kütüphanesi ve Madrid yakınlarındaki Escurial Manastırı’nda bulunan nüshalar) kullanarak Haydarabad yayınını yaptığı belirtiliyor ama bu neşre ulaşamadığım için bunu doğrulayacak konumda değilim. En tekmil nüsha olan Topkapı Sarayı nüshasını güzel bir biçimde çevirdiğinden emin olduğumuz Şeşen’in yuka­rıdaki tercümesi daha güvenilir gelmektedir. Zira takip eden cümlenin işbu cümle ile anlam örüntüsüne sahip olabilmesi için, iki ayrı memleketten bahsedilmesi gerekmektedir. Tek bir yerden, Karluk memleketi yakınlarındaki bir vadiden bahsedildiğinde, burada “uzak ülkelerle ilgili bir rivayet” sözkonusu olmaz. Burada çıkartabileceğimiz kesin hüküm haberlerin Karluklardan alındığıdır. Peçeneklerle bilgi kaynaklarımızın bir teması yoktur. Karluklar uzakta yaşayan birilerinden de bahsediyorlar ve bahis konusu olan şey yada taşıdır. Taş iki yerde vardır. Diğer yer uzaktadır, Peçenek ülkesindedir. Dolayısıyla takip eden cümleler Şeşen’in çevirisini haklı çıkar­tıyor.

Batı Türkistan’ın bin yıl önceki tarihini bile çok iyi bilen Bîrûnî kuşku­suz Peçeneklerin değişik dönemlerindeki yaşam alanlarını gayet iyi biliyor­du. Örneğin Tahdîd Nihâyet’ül-Emâkin adlı eserinde Ceyhun nehrinin mec­rasındaki değişmelerden bahsederken, “Bu sefer nehrin suları Harezm ile Cürcân arasındaki Mezdübest mecrasından sola, Peçenek arazisine doğru yöneldi” demektedir.[5] Yani onun eserlerinde diğer yazarlardaki gibi bir zaman şaşması beklemek özellikle bu konuda doğru olmaz.

Peçeneklerin Doğu Avrupa’ya göçü 890 civarında olmuştu;[6] Karluklar ise 750’ler civarında Moğol bozkırlarından Yedisu bölgesine gelmişler, ka­demeli olarak Turan ovasına ve Maveraünnehr’e doğru ilerlemişlerdir. Hat­ta bu esnada Peçeneklerle savaştıkları da söylenir.[7] Bu iki halkın arasının mağrib ile meşrık kadar uzak olduğu dönem bu aradaki 140 yıl içinde ol­mamalı. 8. yy’da ne Peçeneklerin bir siyasi oluşum olarak varlıklarına dair haberlerimiz var,[8] ne de Karluklar henüz coğrafi tanımlamada bir nirengi noktası teşkil edecek şekilde yerleşmişlerdi. İlerleyen zaman içinde anlaşı­lan bu iki topluluğun arasındaki eski On-Ok boy kalıntıları Oğuzluğa evrilirken batıya doğru uygun adım bir kayma gerçekleşmişti. Peçenekler daha batıya, Yayık düzlüklerine doğru itilmişler, Oğuzlar Seyhun boylarını tut­muşlar, hemen doğularını ise kendilerini habire sıkıştıran Karluklara bı­rakmışlardı. Bu kez de Karluklar Peçeneklere nazaran çok fazla ‘meşrık’ta değillerdi. Üstelik Bîrûnî’nin kitabının genel havası zaman konusundaki tereddüdümüzü kaldırıyor. Taşların madeni anlatılırken şimdiki zamandan bahsediliyor ve ancak Bîrûnî’nin zamanında Karluklar ile Peçeneklerin arası çok uzaktı.

Kitâb’ül-Nuhâb yazarı yada taşının bulunduğu iki yeri Vâr bozkırı ve Karluk vadisi olarak veriyor. Vâr ismi Bîrûnî için çok sıradan, basit bir bilgi­dir ve hiçbir açıklama ihtiyacı duymuyor. Okuyucunun da öyle bildiğini düşünüyor olmalı. Takip eden cümlede Peçenek ülkesini Vâr bozkırı ile eşleştiriyor. Dolayısıyla buradaki bahse göre anlam bütünlüğünü bozmaya­cak tek açıklama Vâr’ın Karadeniz kuzeyinde olmasıdır.

Bîrûnî doğmadan hemen önce, 10. yy’ın tam ortasında yazan Bizans imparatoru Konstantinos Porphyrogenitus, Macarların aslını anlattığı 38. bölümün sonunda şöyle der: “O zamanlarda Türklerin yaşadığı Peçeneklerin memleketi, yerel nehirlere göre adlanır. Nehirler şunlardır: İlk nehir Varoukh adlananı, ikinci nehir Koubou adlananı, üçüncü nehir Troullos adlananı, dör­düncü nehir Broutos adlananı, beşinci nehir Seretos adlananıdır.’’[9] Bunlardan Sereth ve Prut hemen göze çarpıyor. Koubou nehrinde Bug’u görmemiz gerekiyor, Troullos nehri Dnyester’in Türkçe ismi olan Turla’dan başka bir şey değil. Dolayısıyla için ‘Varoukh’ ismi kalıyor.[10] Bu isimlerin Peçeneklerce kullanıldığı doğru, ancak öncekileri bu kullanımdan mahrum etmek, yani Peçeneklerin gelir gelmez buradaki nehirlere kendilerinin isim verdiklerini düşünmek yerinde olmasa gerektir.

Avrupa’ya geçen Hunların dilleriyle ilgili sağlam bir veriyi 6. yy tarihçi­si Jordanes’ten alıyoruz. Hunların çağdaşı olan ve Atilla’nın sarayına elçi olarak giden Priscus’un kitabının bize ulaşmayan kimi bölümlerine onları alıntılayan Jordanes sayesinde sahibiz. Dolayısıyla onun ve 5. yy’la ilgili haberlerinin gerçekçi ve sağlam olduğuna hükmediyoruz. Onun Gotların Savaşları (‘Bella Getica’) adlı kitabında Dnyeper nehrine Hunların ‘Var’ adını verdikleri söylenir.[11] Bu ise 400 sene sonra yazan Konstantinos’un haberiyle uyuşmaktadır. Yani Peçenekler Dnyeper için Hunların verdiği veya kullandığı ismi kullanıyorlardı.

Bîrûnî zamanındaki Peçenek ülkesi Dnyeper’in her iki tarafındaki düz­lüklerde bulunduğuna göre, Bîrûnî’nin herkesçe bilindiği zannıyla naklettiği isim ile Jordanes ve Konstantinos’un verdikleri ismin alakalı ve aynı olması gerekmektedir. Bundan anlayacağımız şey, Hunların veya belki de evvelki başka halkların verdiği ismin 11. yy’da da yaşadığı ve hem bölgedeki, hem de Orta Asya’daki Türklerce bilindiğidir. Bu nehrin üzerindeki tarihi Kiev kentinin isminin Türkçe oluşuyla ilgili çalışmalar boşuna bir ilhama dayanmıyor.[12] Zira en az Hunlardan başlayarak Türkler bu bölgede kesintisiz şekilde 18. yy sonuna kadar hâkim olmuşlardır.

Dnyeper-3

Bu nehre son çağların Türkleri ‘/Ozu’ diyorlardı ve bu isim Osmanlı döneminde de kullanılmıştır. Türkiye’de değişik bölgelerden akraba olma­yan kimselerce benimsenmiş olan ‘Ozulu’ soyadı, taşıyıcılarının dedelerinin aslen Karadeniz’in kuzeyinden gelen muhacirler olduğunu göstermektedir. Osmanlı’da daha çok bu ırmağın ağzına inşa edilen ve aynı adı taşıyan kale öne çıkmıştır. kalesi bu ırmak üzerinden gelip Karadeniz’e çıkan Kozak­lara karşı kurulmuş veya tahkim edilmiştir.[13] Bu ismin Anna Komnena’nın Alexiada’sı ile başlamak üzere 12. yy’dan itibaren kullanıldığı, dahası hayli yaygınlık kazandığı görülür ki, 14. yy başından coğrafyacı Ebu’l-Fida Özü ismini açık şekilde kullanır.[14] 700 yılı civarında yazılan Ananias Sirakac’i’ye ait Ermeni Coğrafyası’nda da Tuna için verilen ‘Yozu’ isminin aslında Dnyeper’in Türkçe ismi Özü’yü yansıttığı akla geliyor ama burada sonraki bir tensihte isim güncellemesi yapıldığı düşünülmüştür, zira aynı metinde henüz var olmaması gereken Rus kelimesi de geçmektedir.[15] Dolayısıyla, Peçeneklerin buraya ‘Varuk’ dediğine inanan Pritsak’a göre, Özü biçimi an­cak Oğuz-Kuman dönemine (11. Yy) gitmektedir.

Bu isme Hazar kağanı Yusuf’un 960 yılı civarında Endülüs’e gönderdiği mektupta da rastlandığı düşünülmektedir. Mektubun elimizde iki nüshası vardır. Kısa nüshada ‘Yuz-g’, uzun nüshada ‘Vag-z’ biçiminde geçer. Yug-z biçiminden bir tashih ile Dnyeper’in Türkçe ismi olan Ozu/Özü’ye (Özüğ?) ulaşılır.[16]

Türklerce son bin yılda kullanılan bu isim Hunların verdiği isimle ala­kalı görülmüştür. Bu alaka Bulgar Türkçesi üzerinden kurulmaktadır. Zira Bulgar-Çuvaş Türkçesinde baştaki yuvarlak ünlülerin önünde v türemesi vardır (on ~ van, üç ~ veç gibi) ve Ortak Türkçedeki kelime sonu z’nin yerini r seslisi alır (kız ~ xır gibi). Dolayısıyla Var ismi Öz(ü)/Oz(u) haline gelir (Bugün Çuvaşçada var kelimesi ‘öz, kendi’ anlamına gelmektedir). Bundan hareketle kimi bilginlerce Hunların Bulgar türü bir Türkçe konuştukları söylenmektedir.[17]

Bu isme veya isimlere başka kaynaklarda rastlanmaz. Bundan Türklere has bir isim olduğu büyük ihtimal kazanıyor. Bir kıyas ile konuyu daha iyi anlayabiliriz. Bin yıldır bulunduğumuz Anadolu’daki büyük nehirlerden çok azının ismini değiştirmiş, Türkçeleştirmişiz. Bunların içinde de Murat ve Porsuk nehirleri ile bir nakilden ibaret olan Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin isimleri dışındakilerin tamamı renklerle yapılan tavsiflerden ibaret: Kızı­lırmak, Gökırmak, Yeşilırmak, Karasu, Göksu. Geri kalan büyük ırmakların tamamı eski isimlerini koruyorlar: Fırat, Dicle, Sakarya, Gediz, Menderes, Çoruh, Aras… Anadolu örneğinde ırmaklara Türkçe isim koyma konusunda başarılı olmadığımız ortada, mevcut örnekler de birer betimlemeden ibaret. Hatta Porsuk ve Murat kelimelerini de birer betimleme, tanımlama çabası olarak görebiliriz.

İşin aslı ırmak isimleri başka yerlerde de kolay kolay değişmez ve ge­nellikle ulaşamadığımız derinlikteki bir tarihte verilen adlarını korurlar. Ama bu durum değişik toplulukların aynı ırmağa değişik isimler vermeleri­ni engellemez. Bu yüzden, örneğin Orta Asya’daki hemen tüm ırmakların Türkçe ve İranî dilde birer adı vardır. Hatta isimler rahatlıkla ikiden fazla olabilir. Eski Türklerin İnci ve Ögüz dedikleri Seyhun ve Ceyhun’a İranlıla­rın Âmu Derya ve Sîri Derya demeleri, keza bunların kolu olan daha doğu­daki veya yukarıdaki ırmakların ikişer adının olması[18] bunu göstermekte­dir. Türklerin İdil dedikleri ırmağa yerli Fin asıllı halklar Volga demektedir­ler; etrafında Türklerden başka kalıcı olarak başka halkların yaşamadığı Yayık nehri ise Ruslarca sonradan, 2. Katerina’nın 1785’teki emriyle Ural olarak adlanmıştır.[19]

Dolayısıyla, Türklerin eskiden beri veya hep boylarında yaşadıkları ır­makların Türkçe isimleri vardır. Bu isimler bazen anlamını çözemediğimiz, ciddi ve köklü kelimelerdir. Bin yıl yaşadığımız ama nihayetinde sonradan geldiğimiz bir yer olan Anadolu’da hemen hiçbir ırmağa böyle isimler ve­remezken, daha önceden yaşadığımız yerlerdeki ırmakların Türkçe köklü isimlerinin bulunması, Türklerin de orada köklü ve eski olduklarının işaret­çisi olsa gerektir. İdil’den doğuya doğru uzanan bu gerçekliğe Dnyeper ve hatta Dnyester’in katılmadığını söyleyebilir miyiz? Bu iki nehir de açık Türkçe isimlere sahipler. Dnyeper’e ‘Özü’ diyen Türkler, yukarıda geçtiği gibi, Dnyester’e de ‘Turla’ derler. Çok daha batıdaki, yine Karadeniz’e dökü­len Bug nehrine verdiğimiz ‘Aksu’ ismi belki sonraki bir tavsiftir ama bu iki büyük ırmağın Türkçe isimlerinin olması ilginçtir.[20]

Türklerin buralarda da eski ve köklü olduklarını düşünmeli değil mi­yiz? Hun çağı bu bağlamda yeterince eski bir dönemi işaretlemektedir, fakat ırmak isimlerinin Hunlarca yerlilerden veya eskilerden alınması için ciddi sebepler vardı. En başta burada Gotlar ve onların egemenliğindeki yerliler­den oluşan yoğun bir nüfus vardı ve yeni gelen Hunlar hele de iki Got devle­ti arasında sınır teşkil eden Dnyeper nehrinin bir ismini onlardan duymuş olmalıydılar. Bölgedeki kısa süren ve hayli meşgul geçen egemenlikleri sıra­sında bu ırmağa kendi dillerinden bir ad vermeye fırsatlarının olduğunu düşünmek, mümkün olmakla birlikte bayağı zordur. Hunlar bu ismi başka­larından, evvelkilerden almış olabilirler mi? (Bu isim Gotça veya Alanca olsaydı, kendisi bir Got-Alan olan Jordanes kuşkusuz bilecek ve aktaracak­tı).

Hunlardan önce Doğu Avrupa’da Türklerin yaşamasına ihtimal veril­mediği için, eskiçağın yer adları dilimizle alakalı olarak incelenmemiştir. Bu halen büyük bir eksiklik ve giderilmesi gereken bir görev olarak karşımızda durmaktadır. Genç tarihçilerden Fatih Şengül’ün ümit vadeden çalışmaları bu alandaki boşluğu büyük ölçüde dolduracağa benzemektedir. Ancak ya­pılması gereken iş bir veya birkaç kişinin mesaisini çok aşacak mahiyette­dir.

Biz Jordanes’ten bin yıl önceye uzanarak Herodotos’ta Var isminin bir izdüşümünün olabileceği kanaatine vardık ve bunu önceki bir makalemizde tek bir cümle içinde ima ettik.[21] Herodotos Karadeniz’e dökülen ‘Oaros’ adındaki bir ırmaktan bahseder: “Maiotis’lerin topraklarını geçip Palus-Maiotis (Azak Denizi) denilen göle dökülen dört büyük ırmağın kaynakları oradadır (bozkırın kuzey tarafında). Bunlar Lykos, Oaros, Tanais ve Syrgys ırmaklarıdır.”[22] “Dareios bozkıra çıkınca kovalamayı durdurdu ordusunu Oaros üzerine yerleştirdi.”[23]

Etiketler: , , , , , , ,

Yorum Yaz