Türk Tarihi

Türk Tarihi Araştırmaları

Türk Boyları

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK DÜNYASINDA HIRİSTİYAN TÜRKLER

Tarihi süreç içerisinde din, bütün toplumlarda olduğu gibi Türk topluluk­larının yaşamlarında da önemli bir yere sahip olmuştur. Gök Tengri inan­cı gereği tek bir tanrının varlığına inanan Türk boylarından zaman içeri­sinde, bugün çoğunluğu Müslüman olmakla birlikte, Maniheizm, Bu­dizm, Musevilik ve Hıristiyanlık inançlarını benimseyenler olmuştur. Bu makalede geçmişten günümüze farklı Türk boylarının Müslümanlık dı­şında bir inanca yönelişleri, Hıristiyanlık dinini kabulleri ve bugün Türk dünyası içerisindeki konumları incelenmeye çalışılacaktır.

Bugün büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu Türk dünya­sında Museviliği benimseyen Karaylar ve Kırımçaklar, Budistliği benim­seyen Tuvalar ve Sarı Uygurlar, Hıristiyanlığı benimseyen Gagauz, Çu­vaş, Kreşen Tatar, Hakas, Saha, Dolgan ve Tofa-Karagas gibi Türk boy­larının da var olduğu çoğu zaman gözden kaçırılabilmektedir. Ancak, Müslümanlık dışında inançları benimseyen Türk topluluklarının geçmişte olduğu gibi günümüzde de inanç yönünden bir çeşitlilik sergilediği tarihi bir gerçektir.

Tarihte Türk boylarının Hıristiyanlıkla temasları oldukça eskilere götürülebilmekteyse de, ciddi anlamda bu inanca bağlılıklarının Hıristi­yan dünyasının kristolojik tartışmalarının yaşandığı V. yüzyıla dayandığı söylenebilir. Bu dönem içerisinde İstanbul’un dışında mevcut Nasturî kilisesinin misyonerlik faaliyetleri sonucu Nasturî Hıristiyanlığı Orta Asya ve Çin’den başlayarak İlhanlı ve Altın Ordu devletlerinin hüküm sürdüğü geniş bir saha içerisinde çeşitli Türk ve Moğol toplulukları ara­sında yayılma imkanı bulmuştur;[1]1 Diğer taraftan, benzer bir faaliyet Bizans Ortodoks Kilisesi tarafından VI.-XIII. yüzyıllar arasında yürütülen misyon faaliyetleri sonucunda Karadeniz’in kuzey kıyıları ile Balkanlara gelerek yerleşen Bulgar, Hazar, Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak Türklerin­den Ortodoks Hıristiyanlığı kabul edenler olmuştur.[2] Yine Karadeniz’in kuzeyinde ve Romanya topraklarında özellikle XIII. yüzyılda Roma Ka­tolik Kilisesi misyonu sonucu Katolikliğin de Kumanlar üzerinde etken olduğu bilinmektedir.[3] Açıkça görüldüğü üzere, V. yüzyıldan itibaren belirli bir süreklilik içerisinde Bizans kilisesi, Roma kilisesi ve Nasturi kilisesinin faaliyetleri sonucu bir çok Türk boyu Hıristiyanlığın bu üç mezhebinden birini benimsemiş ve adı geçen bu kiliselerin cemaatleri arasında yer alarak bugün Türk tarihinde pek üzerinde durulmayan, ancak gerek Özelde Türk tarihinin, gerekse genel bir çerçevede bir yandan Hıris­tiyanlık ve diğer yandan da Bizans tarihinin[4] üzerinde önemle durulması gereken bir boyutunu oluşturmuşlardır.

Diğer taraftan, yukarıda bahsi geçen dönemlerden sonra da Türk top­luluklarının Hıristiyanlıkla ilişkileri devam etmiştir ve bu noktada Türk­lük ve Hıristiyanlık ilişkileri ele alınıp incelenirken, özellikle XVI. yüzyıl sonrası dönemde, Rus İmparatorluğu’nun zamanla hakimiyeti altına aldı­ğı Türk topluluklarına yönelik yürütülmüş olan Rus Ortodoks Kilisesi misyonunun ayrı bir önemi vardır.

XVI.-XX. yüzyıllar arasında hem Avrupa’da hem de Asya’da büyük bir genişleme gösteren Rusya’nın, dünyanın 1/6’sına sahip olurken bu geniş topraklar üzerinde yaşamakta olan farklı dil, din ve milliyetten in­sanları egemenliği altına aldığı bilinmektedir. Bundan sonra ise Rus dev­letinin hedefi egemenliği altındaki bu toplulukları sağlam ve etkili bir şekilde kontrol altında tutmak ve aralarında belirli bir homojenlik sağla­mak olmuştur. Bu hedef doğrultusunda tam dört yüzyıl boyunca temelde dört büyük ideoloji çerçevesinde hareket eden Rusya için Hıristiyan evangelizmi büyük önem taşırken, bunu modernleştirme misyonu izle­miş, XIX. yüzyılda milliyetler ön plana çıkarılırken, XX. yüzyılda da Marksizm-Leninizm Rus emperyalizminin ideolojisini oluşturmuştur.[5] Rus hakimiyetinin kendi açısından kurmaya çalıştığı bu bütünleşme siya­setinde, tüm gayri-Rusların Hıristiyanlaştırılmaları ve kültürel asimilas­yonları her dönem önemini korumuştur.

Düzenlenen tüm din, hukuk, iktisat ve eğitim politikaları Moskova’nın yeni tebaalarını, yani inorodetsler’i[6] önce Hıristiyan yapmak suretiyle daha iyi bir Rus tebaasına dönüştürme esasına dayanmıştır. Başlangıçta yumu­şak bir yaklaşımla Hıristiyanlık gündeme getirilirken, bundan bir sonuç alınamayınca insanlar zorla Hıristiyanlaştırılmaya başlanmıştır. Ancak, her ne kadar bu insanlar zorla din değiştirmişlerse de bu, çoğunlukla ve uzun süre sadece sözde bir değişim olarak kalmıştır. Zira, gayri-Hıristiyan nüfus için Hıristiyanlığı kabul önemli ekonomik yararlar, sos­yal ve kültürel hareketlilik getirmekteydi. Başka bir ifadeyle, Rus hükü­meti, tebaasına Ortodoksluğu kabul etmeleri karşılığında belirli bir süre için vergiden ve askerlikten muafiyet ayrıcalığı sunmaktaydı. Tebaanın elit kitlesi ise çoğu zaman mallarını kaybetme korkusu, düşmanlarına karşı Moskova’nın desteğini kazanmak, ya da bu dinin kendilerine sağlayacağı ekonomik faydalardan dolayı Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Ancak, tüm bu çabalara rağmen misyonerler sonuçtan memnun olmamışlardır. Çün­kü, dönenlerin vaftiz edilmenin ötesinde Hıristiyanlıkla her hangi bir ilgileri olmayıp eski inançlarına devam etmekteydiler. Gönüllü din deği­şim olayına ise genellikle zayıf, toplumlarından dışlanmış, Rusların ara­sında zaten yaşamakta olan ve ekonomik açıdan bağımlı insanlar arasında rastlanmıştır.[7]

Yukarıda da belirtildiği gibi misyonerlerin tüm çabalarına rağmen tabanın Ortodoksluğu kabulü istenilen düzeye ulaşmamış, ancak bu du­rum hiçbir zaman Rus hükümetini evangelizm hedefinden vazgeçirmemiştir. Bu amaç doğrultusunda gerektiğinde ağır cezalara, yaptırımlara başvurarak yeni tebaalarını Hıristiyanlığı kabule zorlamıştır. Bir dönem sonra ise, özelikle XVIII. yüzyıl başlarında, Hıristiyanlaşma sayısının artırılması yerine yeni Ortodoks nüfusun tam anlamıyla Hıristiyanlığın gereklerini yerine getirmeleri ve iyi birer Hıristiyan olmaları için ne ge­rekiyorsa yapılmaya çalışılmıştır.

Bugün denildiğinde ilk akla gelen Gagauzlardır. Yukarıda değinildiği gibi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara inen Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak Türklerine yönelik Bizans misyonu so­nucu bu Türk boylarına mensup binlerce kişi Hıristiyanlığı kabul etmiş, Bizans hizmetine girerek askerlik yapmış ve yine Bizans arazilerine iskan edilmişlerdir. Bizans hizmetine giren bu Türk boyları haricinde Anadolu Türkmen nüfusundan da Bizans hizmetine giren ve bu çerçevede Hıristi­yanlığı kabul eden binlerce Selçuklu Türk’ünün var olduğu bugün Bizans tarihçileri tarafından da kabul edilen tarihi bir gerçektir.[8] İşte bugün ken­dilerine Gagauz Türkleri denilen Hıristiyan Türkler bahsi geçen Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak ve Anadolu Türk’ünün karışımı sonucu ortaya çıkmış Hıristiyan bir Türk topluluğu olarak varlığını devam ettirmektedir.

Bu şekilde, Bizans misyonu sonucu Hıristiyan olan Gagauz Türkleri XV. yüzyıldan itibaren Osmanlı hakimiyetindeyken, XIX.-XX. yüzyıl­larda Balkanlarda başlayan bağımsızlık hareketleri sırasında Bulgarların baskısına maruz kalmış ve 1750-1846 yılları arasında Tuna ırmağı üze­rinden Rusya’ya göç ederek Ruslar tarafından Tuna ve Basarabya bölgelerine yerleştirilmişlerdir. Moldova’da yaşamakta olan Gagauzların bir bölümü de XIX. yüzyılın başında Türk-Rus savaşları sırasında Bulgaris­tan’dan Moldova’ya gelerek yerleşmişlerdir.[9] Bundan sonra, 1906 yılında 15 gün süren bağımsızlık döneminin ardından Gagauzlar sırasıyla Rus, Romen ve Sovyet hakimiyetine girmişlerdir. Bugün için başta Moldova sınırları içerisinde özerk bir yapıya sahip olan Gagauz Yeri’nde olmak üzere Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Makedonya ve Ukrayna’da yaşamaktadırlar.

Moldova nüfusu içerisinde % 3.5’lik bir orana sahip olan Gagauzlar, kendi topraklarında % 81,4’lük (161.100) bir oranla nüfus üstünlüğüne sahip olmakla birlikte, % 5,2 Bulgar, % 4,6 Rus, % 4,4 Moldovan ve % 3,3 Ukrain nüfusu da barındırmaktadırlar.[10] Gagauz Yeri’nin bugün sahip olduğu hukuki ve siyasi statüsünü kazanmasının temeli 1980’li yılların sonuna rastlamaktadır. Gagauzlar arasında 1988 yılından itibaren ortaya çıkan ve Halk Hareketi olarak adlandırılan bağımsızlık hareketi 1990 yılında Özerk Gagauz Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin ilanıyla sonuç­lanmış, ancak bu karar Moldova Yüksek Sovyeti tarafından iptal etmiştir. Bunun ardından Gagauz Cumhuriyeti’ni oluşturmak amacıyla seçimler yapılmış ve 31 Ekim tarihinde Komrat’ta yeni bir Gagauz Yüksek Sov­yeti kurulmuştur. Moldova’nın bağımsızlığını kazanması sonrasında ise Gagauzlar kendi cumhuriyetlerini ilan etmişlerdir. 1994 yılında Moldova Meclisi, Gagauz Yeri özel hukuki statüsünü yasa olarak onaylamak zo­runda kalmıştır.[11] Türkiye, Gagauz Yeri ve Moldova ilişkilerinde yaşanan sorunların çözümü konusunda Moldova’nın toprak bütünlüğü esasına dayalı tavır sergilemiş ve iki taraf arasında yaşanan sorunların çözümün­de de bu siyaset çerçevesinde etken olmuştur. Ayrıca, Moldova ile yapı­lan ikili anlaşmalar çerçevesinde Gagauzların sahip olduğu bir takım alt yapı problemlerinin çözümü ve eğitim alanında verilen destek sayesinde bugün Gagauz Yeri ve Türkiye ilişkilerinin aşağıda bahsedilecek olan diğer Hıristiyan Türk topluluklarına nazaran çok daha iyi konumda oldu­ğu söylenebilir Bunda, Gagauz Yeri ve Türkiye’nin coğrafi yakınlığı kadar Gagauzların diğer Hıristiyan Türk topluluklarından farklı olarak, Rusya’nın etkisi hissedilmeye devam etse de, doğrudan Rusya Federas­yonuna bağlı bir birim olmamasının da etkisi olduğu söylenebilir.

Ekonomik açıdan bakıldığında, sahip olduğu verimli topraklarla tarı­ma dayalı bir ekonomiye sahip olan Gagauz Yeri, gıda ve tarıma dayalı sanayisi ile dikkati çekerken, Türkiye’den özelikle Türk İşbirliği ve Kal­kınma Ajansı Başkanlığı başta olmak üzere Gagauz Yeri ve Moldova’ya yönelik yatırımların da küçümsenemeyecek oranda olduğunu belirtmek gerekmektedir. Yine Sovyet sonrası dönemde yoğun Ruslaştırma siyaseti ile etkisi görülen dil probleminin çözümü için 1992 yılından itibaren Ga­gauz öğrencilerin Türkiye’de eğitim görmeye başlamaları yanında 1996 sonrasında da düzenli olarak öğrenci ve akademisyen değişimi programı uygulanmaya başlanmış, Gagauz yerinde Türk kolejleri açılmıştır. Ayrı­ca, Gagauz Yeri’nde çıkmakta olan bir çok gazete ve dergi ve radyo ya­yını Türkiye’nin desteği ile gerçekleştirilmektedir. Tüm bu bahsedilen olumlu gelişmeler karşısında bir takım aksaklıkların da yaşandığını be­lirtmek gerekmektedir ki, ikili ilişkilerde tam anlamıyla başarıya ulaşa­bilmesi için Türkiye’yi gerçek anlamda temsil yeteneğine sahip olduğuna inanılan bilgi birikimine sahip kişi ve kuruluşların belirlenmesi ile bu tür problemler de kolayca halledilebilecektir.[12]

Kreşen Tatarlar

Yukarıda genel hatlarıyla bahsedilen Rus misyonuna maruz kalan Türk topluluklarından birisi olan Kazan Tatarlarının Hıristiyanlıkla te­masları XVI. yüzyıl ortalarına rastlamaktadır. 1552 yılında Kazan’ın ve 1556 yılında Astrahan’ın ele geçirilişini Ruslar sadece askeri bir başarı değil, aynı zamanda Müslüman bir Türk toplumuna karşı dini bir üstün­lük olarak da kabul etmişlerdir. İşte bu tarihten sonra başta Çar IV. İvan olmak üzere tüm Rus idareciler kafirlerin doğru inançla tanıştırılması işini Rus Ortodoks kilisesi ve misyonerlerinin kutsal görevi olarak ad­detmişlerdir.[13]

Başlangıçta gerçekleştirilen girişimlerden istenilen sonucun alınama­ması üzerine zorla Hıristiyanlaştırılmaya başlanan Müslüman Tatarlar iki önemli dalga halinde Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. İlk aşamada Hıris­tiyan olanlara starokreşen, ikinci aşamada Hıristiyan olanlara ise novokreşen denilmiştir.[14] Eski vaftizliler, yani starokreşenler, özellikle animist iken, yeni vaftizliler, yani novokreşenler, Müslümanlığı bırakarak Hıris­tiyan olanlardır[15]. Ancak, onların vaftiz edilmiş olmaları Hıristiyanlığı tam olarak benimsedikleri anlamına gelmemiştir. Çünkü, sıklıkla isyan edip ayaklananların yanında aralarından bir çoğu tekrar eski inançlarına geri dönmüşlerdir. XVII. yüzyıl boyunca ekonomik ve hukuki baskılar Hıristiyanlaştırma siyasetinin zorlayıcı unsurları olmuşlardır. Diğer taraf­tan, misyon faaliyetlerinde eğitimin önemi giderek daha fazla artmış ve Hıristiyanlığı yaymanın yeni ve hatta en önemli unsuru olarak görülmeye başlanmıştır. 1725 yılına kadar yaklaşık 40.000 inorodets’in vaftiz edil­diği sanılmaktadır. Ancak bu yeni dönmeler de sadece ismen Hıristiyan’dır ve bu durum dönemin Kazan metropolitini oldukça rahatsız et­miştir. Zaman içerisinde gayri-Hıristiyan tebaa için açılan yeni okulların amacı Müslüman toplum üzerinde ciddi etkileri bulunan mollaların karşı­sına Hıristiyan gayri-Rus rahip ve öğretmenler yetiştirmek olmuştur. Bu­nun yanında var olan camilerin yıkılması ve yenilerinin inşasının yasak­lanmasına varan bir dizi önlemin alınması da ihmal edilmemiştir. II. Yekaterina döneminde yaşanan belirli bir rahatlık evresinin ardından yeniden sıkı bir misyon siyaseti izlenmeye başlanmış ve bu dönemde, XIX. yüzyıl ortalarında, misyon faaliyetlerini kolaylaştırıcı birer unsur olarak görülen gayri-Rus diller ve özellikle de Tatarca üzerinde önemle durulmuş, dini literatürün tercümelerine ağırlık verilmiştir. Ancak alınan tüm önlemler ve uygulamaların ne derece başarılı olduğu ciddi bir soru işaretidir. Çünkü, XVIII. yüzyıldan itibaren Hıristiyan olan Tatarlardan bir çoğu XX. yüzyılın başına kadar İslam’a geri dönmüşlerdir. 1850 yı­lında ise Kazan İlahiyat Akademisi ve Kazan Üniversitesi Türk-Tatar Dili Profesörü pedagog ve misyoner Nikolay I. İlminskiy sorunun çözümü­nün, her ne kadar müstakil milliyetler korkusundan dolayı gayri-Rusların, Rusça yanında kendi dillerini kiliselerde ve okullarda kullanmaları rahat­sızlık yaratsa ve bu yönde Rus siyaseti açısından bir ikilem olarak görül­se de okul, öğretmen ve anadil temelinde çözüme kavuşturulabileceği fikrini ileri sürmüş ve kendi adıyla anılan sistemini kurmuştur.[16] Sonuçta, her ne kadar Tatarlar arasında ciddi boyutta bir başarı elde edilememişse de, zaman içerisinde Rus Ortodoks misyonu binlerce Müslüman Tatarı Hıristiyanlığa kazandırmayı başarabilmiştir.

Orta İdil bölgesinde Tatarlardan sonra Rus misyonuna maruz kalan bir diğer Türk topluluğu da Çuvaşlardır. Köken olarak Bulgar Türklerine dayanan Çuvaşlar, XIII. yüzyıla kadar Hazar Hanlığı, daha sonra ise Mo­ğol ve XV. yüzyılda da Altın Ordu devleti egemenliğine girmiş ve Altın Ordu devletinin yıkılmasının ardından da Kazan Hanlığının idaresi altın­da yaşamışlardır. 1552 yılında ise Kazan Hanlığı’nın Rus idaresine gir­mesi Çuvaşlar için de Rus hakimiyetinin başlangıcı olmuştur. Bu tarihten sonra Rus Ortodoks Kilisesi tıpkı Tatarlarda olduğu gibi Çuvaşlar arasın­da da Hıristiyanlığı yaymak için ciddi bir misyon yürütmüştür. Bu bağ­lamda, ağır geçim şartları ve vergiler altında mücadele eden Çuvaş Türk­lerinin sahip oldukları verimli ziraat sahaları ellerinden alınarak bu top­raklara manastırlar yapılmıştır. Bu durum karşısında inşa edilen kiliseleri yıkarak her fırsatta ayaklansalar da, Çuvaşlar için Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma misyonu tüm XIX. yüzyıl boyunca devam etmiştir. Sonuçta, 1875 yılında Simbir’de inşa edilen ilk Çuvaş ortaokulu bir misyoner oku­lu haline getirilerek Çuvaş çocukları Rus idaresi altında öğretmen ve din adamı olarak yetiştirilmiş ve Rus propagandasının birer parçası olarak kendi köylerine geri gönderilmişlerdir.[17]

Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma siyasetinin tam 400 yıl sürmesi el­bette ki belirli bir sonuç vermiş ve Çuvaşların büyük bir kısmı Hıristiyan­lığı kabul etmiştir. Ancak burada şunu da belirmek gerekir ki, Çuvaş Hı­ristiyanlığı senkretik bir yapı sergilemekte olup, geniş halk kitlesi aynı zamanda eski inançlarını da devam ettirmiş ve bugün de ettirmektedir. Ayrıca, Çuvaşlar arasında Müslümanlığın da belirli bir potansiyele sahip olduğunun belirtilmesi gerekmektedir.

LEAVE A RESPONSE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir