GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK DÜNYASINDA HIRİSTİYAN TÜRKLER

01.02.2016
8.605
A+
A-
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK DÜNYASINDA HIRİSTİYAN TÜRKLER

Tarihi süreç içerisinde din, bütün toplumlarda olduğu gibi Türk topluluk­larının yaşamlarında da önemli bir yere sahip olmuştur. Gök Tengri inan­cı gereği tek bir tanrının varlığına inanan Türk boylarından zaman içeri­sinde, bugün çoğunluğu Müslüman olmakla birlikte, Maniheizm, Bu­dizm, Musevilik ve Hıristiyanlık inançlarını benimseyenler olmuştur. Bu makalede geçmişten günümüze farklı Türk boylarının Müslümanlık dı­şında bir inanca yönelişleri, Hıristiyanlık dinini kabulleri ve bugün Türk dünyası içerisindeki konumları incelenmeye çalışılacaktır.

Bugün büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu Türk dünya­sında Museviliği benimseyen Karaylar ve Kırımçaklar, Budistliği benim­seyen Tuvalar ve Sarı Uygurlar, Hıristiyanlığı benimseyen Gagauz, Çu­vaş, Kreşen Tatar, Hakas, Saha, Dolgan ve Tofa-Karagas gibi Türk boy­larının da var olduğu çoğu zaman gözden kaçırılabilmektedir. Ancak, Müslümanlık dışında inançları benimseyen Türk topluluklarının geçmişte olduğu gibi günümüzde de inanç yönünden bir çeşitlilik sergilediği tarihi bir gerçektir.

Tarihte Türk boylarının Hıristiyanlıkla temasları oldukça eskilere götürülebilmekteyse de, ciddi anlamda bu inanca bağlılıklarının Hıristi­yan dünyasının kristolojik tartışmalarının yaşandığı V. yüzyıla dayandığı söylenebilir. Bu dönem içerisinde İstanbul’un dışında mevcut Nasturî kilisesinin misyonerlik faaliyetleri sonucu Nasturî Hıristiyanlığı Orta Asya ve Çin’den başlayarak İlhanlı ve Altın Ordu devletlerinin hüküm sürdüğü geniş bir saha içerisinde çeşitli Türk ve Moğol toplulukları ara­sında yayılma imkanı bulmuştur;[1]1 Diğer taraftan, benzer bir faaliyet Bizans Ortodoks Kilisesi tarafından VI.-XIII. yüzyıllar arasında yürütülen misyon faaliyetleri sonucunda Karadeniz’in kuzey kıyıları ile Balkanlara gelerek yerleşen Bulgar, Hazar, Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak Türklerin­den Ortodoks Hıristiyanlığı kabul edenler olmuştur.[2] Yine Karadeniz’in kuzeyinde ve Romanya topraklarında özellikle XIII. yüzyılda Roma Ka­tolik Kilisesi misyonu sonucu Katolikliğin de Kumanlar üzerinde etken olduğu bilinmektedir.[3] Açıkça görüldüğü üzere, V. yüzyıldan itibaren belirli bir süreklilik içerisinde Bizans kilisesi, Roma kilisesi ve Nasturi kilisesinin faaliyetleri sonucu bir çok Türk boyu Hıristiyanlığın bu üç mezhebinden birini benimsemiş ve adı geçen bu kiliselerin cemaatleri arasında yer alarak bugün Türk tarihinde pek üzerinde durulmayan, ancak gerek Özelde Türk tarihinin, gerekse genel bir çerçevede bir yandan Hıris­tiyanlık ve diğer yandan da Bizans tarihinin[4] üzerinde önemle durulması gereken bir boyutunu oluşturmuşlardır.

Diğer taraftan, yukarıda bahsi geçen dönemlerden sonra da Türk top­luluklarının Hıristiyanlıkla ilişkileri devam etmiştir ve bu noktada Türk­lük ve Hıristiyanlık ilişkileri ele alınıp incelenirken, özellikle XVI. yüzyıl sonrası dönemde, Rus İmparatorluğu’nun zamanla hakimiyeti altına aldı­ğı Türk topluluklarına yönelik yürütülmüş olan Rus Ortodoks Kilisesi misyonunun ayrı bir önemi vardır.

XVI.-XX. yüzyıllar arasında hem Avrupa’da hem de Asya’da büyük bir genişleme gösteren Rusya’nın, dünyanın 1/6’sına sahip olurken bu geniş topraklar üzerinde yaşamakta olan farklı dil, din ve milliyetten in­sanları egemenliği altına aldığı bilinmektedir. Bundan sonra ise Rus dev­letinin hedefi egemenliği altındaki bu toplulukları sağlam ve etkili bir şekilde kontrol altında tutmak ve aralarında belirli bir homojenlik sağla­mak olmuştur. Bu hedef doğrultusunda tam dört yüzyıl boyunca temelde dört büyük ideoloji çerçevesinde hareket eden Rusya için Hıristiyan evangelizmi büyük önem taşırken, bunu modernleştirme misyonu izle­miş, XIX. yüzyılda milliyetler ön plana çıkarılırken, XX. yüzyılda da Marksizm-Leninizm Rus emperyalizminin ideolojisini oluşturmuştur.[5] Rus hakimiyetinin kendi açısından kurmaya çalıştığı bu bütünleşme siya­setinde, tüm gayri-Rusların Hıristiyanlaştırılmaları ve kültürel asimilas­yonları her dönem önemini korumuştur.

Düzenlenen tüm din, hukuk, iktisat ve eğitim politikaları Moskova’nın yeni tebaalarını, yani inorodetsler’i[6] önce Hıristiyan yapmak suretiyle daha iyi bir Rus tebaasına dönüştürme esasına dayanmıştır. Başlangıçta yumu­şak bir yaklaşımla Hıristiyanlık gündeme getirilirken, bundan bir sonuç alınamayınca insanlar zorla Hıristiyanlaştırılmaya başlanmıştır. Ancak, her ne kadar bu insanlar zorla din değiştirmişlerse de bu, çoğunlukla ve uzun süre sadece sözde bir değişim olarak kalmıştır. Zira, gayri-Hıristiyan nüfus için Hıristiyanlığı kabul önemli ekonomik yararlar, sos­yal ve kültürel hareketlilik getirmekteydi. Başka bir ifadeyle, Rus hükü­meti, tebaasına Ortodoksluğu kabul etmeleri karşılığında belirli bir süre için vergiden ve askerlikten muafiyet ayrıcalığı sunmaktaydı. Tebaanın elit kitlesi ise çoğu zaman mallarını kaybetme korkusu, düşmanlarına karşı Moskova’nın desteğini kazanmak, ya da bu dinin kendilerine sağlayacağı ekonomik faydalardan dolayı Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Ancak, tüm bu çabalara rağmen misyonerler sonuçtan memnun olmamışlardır. Çün­kü, dönenlerin vaftiz edilmenin ötesinde Hıristiyanlıkla her hangi bir ilgileri olmayıp eski inançlarına devam etmekteydiler. Gönüllü din deği­şim olayına ise genellikle zayıf, toplumlarından dışlanmış, Rusların ara­sında zaten yaşamakta olan ve ekonomik açıdan bağımlı insanlar arasında rastlanmıştır.[7]

Yukarıda da belirtildiği gibi misyonerlerin tüm çabalarına rağmen tabanın Ortodoksluğu kabulü istenilen düzeye ulaşmamış, ancak bu du­rum hiçbir zaman Rus hükümetini evangelizm hedefinden vazgeçirmemiştir. Bu amaç doğrultusunda gerektiğinde ağır cezalara, yaptırımlara başvurarak yeni tebaalarını Hıristiyanlığı kabule zorlamıştır. Bir dönem sonra ise, özelikle XVIII. yüzyıl başlarında, Hıristiyanlaşma sayısının artırılması yerine yeni Ortodoks nüfusun tam anlamıyla Hıristiyanlığın gereklerini yerine getirmeleri ve iyi birer Hıristiyan olmaları için ne ge­rekiyorsa yapılmaya çalışılmıştır.

Gagauzlar

Bugün Hıristiyan Türkler denildiğinde ilk akla gelen Gagauzlardır. Yukarıda değinildiği gibi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara inen Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak Türklerine yönelik Bizans misyonu so­nucu bu Türk boylarına mensup binlerce kişi Hıristiyanlığı kabul etmiş, Bizans hizmetine girerek askerlik yapmış ve yine Bizans arazilerine iskan edilmişlerdir. Bizans hizmetine giren bu Türk boyları haricinde Anadolu Türkmen nüfusundan da Bizans hizmetine giren ve bu çerçevede Hıristi­yanlığı kabul eden binlerce Selçuklu Türk’ünün var olduğu bugün Bizans tarihçileri tarafından da kabul edilen tarihi bir gerçektir.[8] İşte bugün ken­dilerine Gagauz Türkleri denilen Hıristiyan Türkler bahsi geçen Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak ve Anadolu Türk’ünün karışımı sonucu ortaya çıkmış Hıristiyan bir Türk topluluğu olarak varlığını devam ettirmektedir.

Bu şekilde, Bizans misyonu sonucu Hıristiyan olan Gagauz Türkleri XV. yüzyıldan itibaren Osmanlı hakimiyetindeyken, XIX.-XX. yüzyıl­larda Balkanlarda başlayan bağımsızlık hareketleri sırasında Bulgarların baskısına maruz kalmış ve 1750-1846 yılları arasında Tuna ırmağı üze­rinden Rusya’ya göç ederek Ruslar tarafından Tuna ve Basarabya bölgelerine yerleştirilmişlerdir. Moldova’da yaşamakta olan Gagauzların bir bölümü de XIX. yüzyılın başında Türk-Rus savaşları sırasında Bulgaris­tan’dan Moldova’ya gelerek yerleşmişlerdir.[9] Bundan sonra, 1906 yılında 15 gün süren bağımsızlık döneminin ardından Gagauzlar sırasıyla Rus, Romen ve Sovyet hakimiyetine girmişlerdir. Bugün için başta Moldova sınırları içerisinde özerk bir yapıya sahip olan Gagauz Yeri’nde olmak üzere Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Makedonya ve Ukrayna’da yaşamaktadırlar.

Moldova nüfusu içerisinde % 3.5’lik bir orana sahip olan Gagauzlar, kendi topraklarında % 81,4’lük (161.100) bir oranla nüfus üstünlüğüne sahip olmakla birlikte, % 5,2 Bulgar, % 4,6 Rus, % 4,4 Moldovan ve % 3,3 Ukrain nüfusu da barındırmaktadırlar.[10] Gagauz Yeri’nin bugün sahip olduğu hukuki ve siyasi statüsünü kazanmasının temeli 1980’li yılların sonuna rastlamaktadır. Gagauzlar arasında 1988 yılından itibaren ortaya çıkan ve Halk Hareketi olarak adlandırılan bağımsızlık hareketi 1990 yılında Özerk Gagauz Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin ilanıyla sonuç­lanmış, ancak bu karar Moldova Yüksek Sovyeti tarafından iptal etmiştir. Bunun ardından Gagauz Cumhuriyeti’ni oluşturmak amacıyla seçimler yapılmış ve 31 Ekim tarihinde Komrat’ta yeni bir Gagauz Yüksek Sov­yeti kurulmuştur. Moldova’nın bağımsızlığını kazanması sonrasında ise Gagauzlar kendi cumhuriyetlerini ilan etmişlerdir. 1994 yılında Moldova Meclisi, Gagauz Yeri özel hukuki statüsünü yasa olarak onaylamak zo­runda kalmıştır.[11] Türkiye, Gagauz Yeri ve Moldova ilişkilerinde yaşanan sorunların çözümü konusunda Moldova’nın toprak bütünlüğü esasına dayalı tavır sergilemiş ve iki taraf arasında yaşanan sorunların çözümün­de de bu siyaset çerçevesinde etken olmuştur. Ayrıca, Moldova ile yapı­lan ikili anlaşmalar çerçevesinde Gagauzların sahip olduğu bir takım alt yapı problemlerinin çözümü ve eğitim alanında verilen destek sayesinde bugün Gagauz Yeri ve Türkiye ilişkilerinin aşağıda bahsedilecek olan diğer Hıristiyan Türk topluluklarına nazaran çok daha iyi konumda oldu­ğu söylenebilir Bunda, Gagauz Yeri ve Türkiye’nin coğrafi yakınlığı kadar Gagauzların diğer Hıristiyan Türk topluluklarından farklı olarak, Rusya’nın etkisi hissedilmeye devam etse de, doğrudan Rusya Federas­yonuna bağlı bir birim olmamasının da etkisi olduğu söylenebilir.

Ekonomik açıdan bakıldığında, sahip olduğu verimli topraklarla tarı­ma dayalı bir ekonomiye sahip olan Gagauz Yeri, gıda ve tarıma dayalı sanayisi ile dikkati çekerken, Türkiye’den özelikle Türk İşbirliği ve Kal­kınma Ajansı Başkanlığı başta olmak üzere Gagauz Yeri ve Moldova’ya yönelik yatırımların da küçümsenemeyecek oranda olduğunu belirtmek gerekmektedir. Yine Sovyet sonrası dönemde yoğun Ruslaştırma siyaseti ile etkisi görülen dil probleminin çözümü için 1992 yılından itibaren Ga­gauz öğrencilerin Türkiye’de eğitim görmeye başlamaları yanında 1996 sonrasında da düzenli olarak öğrenci ve akademisyen değişimi programı uygulanmaya başlanmış, Gagauz yerinde Türk kolejleri açılmıştır. Ayrı­ca, Gagauz Yeri’nde çıkmakta olan bir çok gazete ve dergi ve radyo ya­yını Türkiye’nin desteği ile gerçekleştirilmektedir. Tüm bu bahsedilen olumlu gelişmeler karşısında bir takım aksaklıkların da yaşandığını be­lirtmek gerekmektedir ki, ikili ilişkilerde tam anlamıyla başarıya ulaşa­bilmesi için Türkiye’yi gerçek anlamda temsil yeteneğine sahip olduğuna inanılan bilgi birikimine sahip kişi ve kuruluşların belirlenmesi ile bu tür problemler de kolayca halledilebilecektir.[12]

Kreşen Tatarlar

Yukarıda genel hatlarıyla bahsedilen Rus misyonuna maruz kalan Türk topluluklarından birisi olan Kazan Tatarlarının Hıristiyanlıkla te­masları XVI. yüzyıl ortalarına rastlamaktadır. 1552 yılında Kazan’ın ve 1556 yılında Astrahan’ın ele geçirilişini Ruslar sadece askeri bir başarı değil, aynı zamanda Müslüman bir Türk toplumuna karşı dini bir üstün­lük olarak da kabul etmişlerdir. İşte bu tarihten sonra başta Çar IV. İvan olmak üzere tüm Rus idareciler kafirlerin doğru inançla tanıştırılması işini Rus Ortodoks kilisesi ve misyonerlerinin kutsal görevi olarak ad­detmişlerdir.[13]

Başlangıçta gerçekleştirilen girişimlerden istenilen sonucun alınama­ması üzerine zorla Hıristiyanlaştırılmaya başlanan Müslüman Tatarlar iki önemli dalga halinde Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. İlk aşamada Hıris­tiyan olanlara starokreşen, ikinci aşamada Hıristiyan olanlara ise novokreşen denilmiştir.[14] Eski vaftizliler, yani starokreşenler, özellikle animist iken, yeni vaftizliler, yani novokreşenler, Müslümanlığı bırakarak Hıris­tiyan olanlardır[15]. Ancak, onların vaftiz edilmiş olmaları Hıristiyanlığı tam olarak benimsedikleri anlamına gelmemiştir. Çünkü, sıklıkla isyan edip ayaklananların yanında aralarından bir çoğu tekrar eski inançlarına geri dönmüşlerdir. XVII. yüzyıl boyunca ekonomik ve hukuki baskılar Hıristiyanlaştırma siyasetinin zorlayıcı unsurları olmuşlardır. Diğer taraf­tan, misyon faaliyetlerinde eğitimin önemi giderek daha fazla artmış ve Hıristiyanlığı yaymanın yeni ve hatta en önemli unsuru olarak görülmeye başlanmıştır. 1725 yılına kadar yaklaşık 40.000 inorodets’in vaftiz edil­diği sanılmaktadır. Ancak bu yeni dönmeler de sadece ismen Hıristiyan’dır ve bu durum dönemin Kazan metropolitini oldukça rahatsız et­miştir. Zaman içerisinde gayri-Hıristiyan tebaa için açılan yeni okulların amacı Müslüman toplum üzerinde ciddi etkileri bulunan mollaların karşı­sına Hıristiyan gayri-Rus rahip ve öğretmenler yetiştirmek olmuştur. Bu­nun yanında var olan camilerin yıkılması ve yenilerinin inşasının yasak­lanmasına varan bir dizi önlemin alınması da ihmal edilmemiştir. II. Yekaterina döneminde yaşanan belirli bir rahatlık evresinin ardından yeniden sıkı bir misyon siyaseti izlenmeye başlanmış ve bu dönemde, XIX. yüzyıl ortalarında, misyon faaliyetlerini kolaylaştırıcı birer unsur olarak görülen gayri-Rus diller ve özellikle de Tatarca üzerinde önemle durulmuş, dini literatürün tercümelerine ağırlık verilmiştir. Ancak alınan tüm önlemler ve uygulamaların ne derece başarılı olduğu ciddi bir soru işaretidir. Çünkü, XVIII. yüzyıldan itibaren Hıristiyan olan Tatarlardan bir çoğu XX. yüzyılın başına kadar İslam’a geri dönmüşlerdir. 1850 yı­lında ise Kazan İlahiyat Akademisi ve Kazan Üniversitesi Türk-Tatar Dili Profesörü pedagog ve misyoner Nikolay I. İlminskiy sorunun çözümü­nün, her ne kadar müstakil milliyetler korkusundan dolayı gayri-Rusların, Rusça yanında kendi dillerini kiliselerde ve okullarda kullanmaları rahat­sızlık yaratsa ve bu yönde Rus siyaseti açısından bir ikilem olarak görül­se de okul, öğretmen ve anadil temelinde çözüme kavuşturulabileceği fikrini ileri sürmüş ve kendi adıyla anılan sistemini kurmuştur.[16] Sonuçta, her ne kadar Tatarlar arasında ciddi boyutta bir başarı elde edilememişse de, zaman içerisinde Rus Ortodoks misyonu binlerce Müslüman Tatarı Hıristiyanlığa kazandırmayı başarabilmiştir.

Çuvaşlar

Orta İdil bölgesinde Tatarlardan sonra Rus misyonuna maruz kalan bir diğer Türk topluluğu da Çuvaşlardır. Köken olarak Bulgar Türklerine dayanan Çuvaşlar, XIII. yüzyıla kadar Hazar Hanlığı, daha sonra ise Mo­ğol ve XV. yüzyılda da Altın Ordu devleti egemenliğine girmiş ve Altın Ordu devletinin yıkılmasının ardından da Kazan Hanlığının idaresi altın­da yaşamışlardır. 1552 yılında ise Kazan Hanlığı’nın Rus idaresine gir­mesi Çuvaşlar için de Rus hakimiyetinin başlangıcı olmuştur. Bu tarihten sonra Rus Ortodoks Kilisesi tıpkı Tatarlarda olduğu gibi Çuvaşlar arasın­da da Hıristiyanlığı yaymak için ciddi bir misyon yürütmüştür. Bu bağ­lamda, ağır geçim şartları ve vergiler altında mücadele eden Çuvaş Türk­lerinin sahip oldukları verimli ziraat sahaları ellerinden alınarak bu top­raklara manastırlar yapılmıştır. Bu durum karşısında inşa edilen kiliseleri yıkarak her fırsatta ayaklansalar da, Çuvaşlar için Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma misyonu tüm XIX. yüzyıl boyunca devam etmiştir. Sonuçta, 1875 yılında Simbir’de inşa edilen ilk Çuvaş ortaokulu bir misyoner oku­lu haline getirilerek Çuvaş çocukları Rus idaresi altında öğretmen ve din adamı olarak yetiştirilmiş ve Rus propagandasının birer parçası olarak kendi köylerine geri gönderilmişlerdir.[17]

Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma siyasetinin tam 400 yıl sürmesi el­bette ki belirli bir sonuç vermiş ve Çuvaşların büyük bir kısmı Hıristiyan­lığı kabul etmiştir. Ancak burada şunu da belirmek gerekir ki, Çuvaş Hı­ristiyanlığı senkretik bir yapı sergilemekte olup, geniş halk kitlesi aynı zamanda eski inançlarını da devam ettirmiş ve bugün de ettirmektedir. Ayrıca, Çuvaşlar arasında Müslümanlığın da belirli bir potansiyele sahip olduğunun belirtilmesi gerekmektedir.

Hakaslar

Rus hakimiyetinin ve onu takiben Rus Ortodoks kilisesi misyonunun ulaştığı tek yer İdil bölgesi değildir. XVII. yüzyılın başından itibaren doğuya yönelen Rus hakimiyeti, 70-80 yılda Sibirya topraklarını tama­men ele geçirmiştir. Rus hakimiyeti ile birlikte bölgede yüzyıllardır var­lıklarını korumuş olan bir çok Türk topluluğu da egemenliğini kaybede­rek Rus yönetimi altına girmiştir. Sagay, Beltir, Kaç, Koybol, Kızıl, Şor dolayısıyla da Sarı-Uygur, Kamaşin, Çulım Türklerinin karışımı olan ve Ruslar tarafından Hakas olarak adlandırılan Abakan ya da Yenisey Türk­lerinin[18] Rus hakimiyetine girişleri 1727 yılında I. Petro döneminde ger­çekleşmiştir. Rus yönetiminin başlaması ile birlikte yerli halk büyük bir baskı ve ağır vergilere maruz kalırken, yer yer bu durum karşısında ayak­lanmalar ve mücadeleler olmuştur. Ancak, bu mücadeleler bölge halkını ve adı geçen Türk boylarını Rus misyonuna maruz kalmaktan alıkoyamamıştır. Gayri-Hıristiyanların vaftiz ötesinde Hıristiyanlık öğretisini tam olarak yerine getirmesini gündeme getiren ilk idareci olarak I. Petro, Kutsal Sinod’u, gayri-Rus dilleri öğrenebilecek, İncil’i tercüme edebile­cek, inorodets arasında yaşayabilecek ve onlara İnciri tam manasıyla öğretebilecek misyonerler yetiştirmekle görevlendirmiştir. İşte bu görev doğrultusunda, bazı yerli Sibiryalıların St. Petersburg’a eğitim amacıyla gönderildiği, bazı manastırlarda açılan okullarla yerli çocuklarının Hıris­tiyanlık öğretisiyle birlikte Rus dilini de öğrendikleri bilinmektedir. Fa­kat, bu bölgede görev yapan tüm kilise yetkililerinin ortak görüşü olduk­ça ilginçtir; yerli halklar sadece sözde Hıristiyan olup, eski pagan inanç­larına hala bağlıdırlar.[19] Hemen hemen tüm Ortodoks misyonerlerin ortak görüşü olarak karşılaşılan bu durum, Rus misyonunun en başından itiba­ren bölgedeki yerli halklar üzerinde tam anlamıyla bir başarı sağlayama­dığı gerçeğini gözler önüne sererken, diğer taraftan ise, içlerinde Hakasların da dahil olduğu yerli halkın zaman içerisinde eski inançlarıyla birlikte kendisine zorla kabul ettirilen inancı bir arada yaşatmasıyla bir senkretizmin ortaya çıktığı açıkça ortadadır.

Sahalar

Sibirya’daki Türk topluluklarının en büyüğü Saha Türkleridir. Diğer Türk gruplarından erken koptukları bilinen Saha Türkleri günümüzde ağırlık kazanan görüşe göre bugün yaşamakta oldukları Lena ırmağı kıyı­larına Baykal gölü civarından göç etmişlerdir. Saha Türklerine Yakut da denildiği ve bu isimlendirmenin Ruslara, Saha Türklerinin komşuları Tunguzlardan geçmiş olduğu bilinmektedir. Tunguzlar, Türklere Yaku derken, Buryatlar da Moğolca çokluk eki olan (-t)’yi ekleyerek Yakut adını kullanmışlardır. Tarih boyunca yaşadıkları coğrafya itibariyle İslâ­mî etkiden uzak olan ve Şamanist geleneklerini devam ettiren Sahaların Rus hakimiyetine girişleri XVII. yy. başlarında olmuştur.[20] Kıymetli kürk hayvanları ve balık avına dayalı bir ekonomileri olan Saha Türkleri, Rus hakimiyetine karşı uzun süre direnmişlerse de, Ruslar 1638 tarihinde Saha Türklerinin sahip oldukları toprakları Rusya’nın bir eyaleti olarak ilan etmişlerdir. Siyasi hakimiyeti takip eden kilise hakimiyetinin bölge­deki faaliyeti ise özellikle 1670’lerden sonraya rastlamaktadır.[21] Bu tarih­ten itibaren yoğun bir Hıristiyanlık propagandasına maruz kalan Sahalar da tıpkı Hakaslar gibi inanç yönünden senkretik bir yapıya sahip olmuşlar ve eski şamanist inançları ve Hıristiyanlığı bir arada yaşamaya başlamışlardır.

Altay Türkleri

Hıristiyan misyonunun ulaştığı Türk boylarından bahsederken Altayları da ele almak gerekmektedir. Sahip oldukları geleneksel inançları ve Şamanizm ile birlikte özellikle Budizm ve Hıristiyanlığın etkisinde kal­mış olan Altay Türklerinin, inanç açısından diğer Türk topluluklarından farklı bir yapı sergiledikleri söylenebilir. Altay Türklerinin Hıristiyanlıkla ilk temasları Nasturi Hıristiyanlığının misyonu ile başlamıştır. Daha son­ra ise özellikle XVII. yüzyılda Rus misyonerliğinin Sibirya’daki misyonu çerçevesinde 1834 yılında Altay dini misyonu kurulmuş ve Altayların bir kısmı Hıristiyanlığı kabul etmiştir.[22] Ancak, burada dikkat edilmesi gere­ken nokta, Hıristiyanlık yanında, hatta ondan daha fazla, Budizm’in de Altay Türkleri üzerinde etken olduğudur. Bunun dışında XVI. yüzyılda Batı Sibirya Türkleri arasında İslamiyet’in de kabul edilmeye başlanma­sıyla 1916 yılında Müslümanların sayısının 8000’e ulaştığı bilinmektedir. Ayrıca, tüm bunların ötesinde, XX. yüzyıl içerisinde geleneksel inançla­rını ve Budizm unsurlarını içeren ve Burhanizm olarak adlandırılan bir Milli Altay dininin de var olduğunu belirtmek gerekmektedir.[23] Sonuçta, Altay Türklerinin bahsi geçen bu üç dinden de açık bir şekilde etkilenmiş oldukları ortadadır.

Rus hakimiyeti altında Hıristiyanlık ve Türklük ilişkisi incelenirken Saha, Hakas ve Altay Türkleri yanında sayıları az da olsa Tofa-Karagas, Dolgan ve Şorlardan da bahsetmek gerekmektedir. Tuva-Buryat sınır bölgesinde yaşamakta olan ve sayıları 620 kişi olan Karagaslar ve Taymir yarımadasının Dolgan Nenet özerk bölgesinde yaşayan 5000 kadar Dolgan da bugün resmen Hıristiyan olmakla birlikte eski Şamanist gele­neklerini devam ettiren Türk topluluklarındandır.[24] Benzer şekilde, Altay dağlarının kuzey yamaçlarında yaşamakta olup XVI. yüzyılın sonlarına doğru Rus hakimiyetine girmiş olan Şorlar özellikle XIX. yüzyılda Rus misyonu sonucu Hıristiyanlığı kabul etmişlerse de, bu hiçbir şekilde Şamanist inançlarından vazgeçtikleri anlamına gelmemiştir[25] ve bugün dahi Şorlar arasında Şamanist inançlar yaşamaya devam etmektedir.

Geçmişte maruz kaldıkları Rus misyonu sonucu eski inançlarını ta­mamen bırakmasalar da Ortodoksluğu benimsemiş olan Türkler, tam dört yüzyıl boyunca yaşadıkları gerek Rus Çarlığı, gerekse Sovyet dönemi boyunca Ortodokslukla birlikte yoğun asimilasyon siyasetine maruz kal­mışlardır. Ancak, unutulmaması gereken bir gerçek daha vardır ki o da tüm XIX. yüzyıl boyunca milliyetçiliğin bu gruplar tarafından kendilerini ifade etmelerinde ve Rus müdahalesine karşı kullanılmış olmasıdır. Bu bağlamda, Çarlık hakimiyeti altındaki tüm milletlerin ortak şikayetleri ve yine onların otokratik Rus imparatorluk sistemine karşı koymaları devle­tin 1905 ve 1917 yıllarında çöküşüne katkıda bulunmuştur denilebilir.[26] Rus çarlığı sonrasında ise onun yerine oluşan Sovyet idaresi hakimiyeti altında birer federal cumhuriyet veya muhtar eyalet ve bölgelere ayrılan milletler açısından bu yeni denilebilecek yönetim gerçekte eskisinden farklı bir içeriğe sahip olmamıştır. Çünkü sonuçta anayasa gereği birliğin parçaları konumundaki federe cumhuriyetler ve muhtar bölgeler aynı haklara sahip görünseler de, gerçekte bütün birlikte tek hakim güç Şû­ra’da çoğunluğu her zaman elinde bulunduran Sovyet Rusya olmuştur. Eskisinden farklı olmayan bu yapı içerisinde yaşamaya devam eden mil­letlerden bazıları 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında bağımsızlıklarını ilan ederek Sovyet idaresinden ayrılmışlardır. Bu para­lelde, 1991 yılında Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Azerbaycan birer bağımsız Müslüman Türk devleti olarak ortaya çıkar­ken ve Bağımsız Devletler Topluluğunun kurulması karşısında yukarıda genel hatlarıyla bahsedilen Hıristiyan Türk topluluklarının durumu ne olmuştur?

1990 sonrası Rusya Bünyesindeki Hıristiyan Türk Toplulukları

1985 sonrası yaşanan Mihail Gorbaçov’un açıklık ve yeniden yapı­lanma politikalarıyla Sovyet cumhuriyetleri dışa açılırken, Rusya Fede­rasyonu 12 Haziran 1990 Bağımsızlık deklarasyonu ile Sovyetlerden ayrılmış ve 31 Mart 1992 tarihli Federal Anlaşma ve 1993 anayasası ile altı farklı, fakat eşit haklı 89 federe birimden oluşan bir yapıya dönüş­müştür. Ancak bu dönüşüm ile birlikte Rusya kısa sürede toparlanarak bağımsızlıklarını kazanan ve Rusya için hala hayati öneme sahip olan Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine yönelik siyasetini yakın sınır ötesi politikası[27] başlığı altında yeniden formüle edip, Avrasya coğrafyasında eski Sovyetler Birliği’nin mirasçısı konumuna geçmiştir.

Diğer taraftan ise bir Rus ülkesi görünümüne sahip olsa da biçimsel olarak 16 özerk cumhuriyet ve beş özerk oblast ve çeşitli krayların bu­lunduğu bir federasyon olan Rusya federasyonundaki 16 özerk cumhuri­yet arasında Tatar, Başkurt, Çuvaş, Altay ve Tuva cumhuriyetleri de yer almaktadır[28].

Bugün Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyet statüsü ile, her ne kadar yine Rusya etken olmaya devam etse de, Tataristan gerek siyasi gerekse ekonomik potansiyeli ile Moskova’ya karşı ayakta durma­ya çalışan ve bağımsızlık için mücadele eden bir cumhuriyet konumun­dadır. Genel olarak, federe bir birim ekonomik yönden ne kadar bağımsız bir yapı sergilese ve federasyondan ayrılma ihtimali o kadar yüksekse de, coğrafi konum itibariyle Rusya Federasyonunun ortasında yer alması Tataristan için bu açıdan bir dezavantaj gibi görünmektedir.[29] Diğer taraf­tan, siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal sahalarda gelişmelerin olması ve ülkenin özellikle sahip olduğu petrole dayalı ekonomisi ile dışa açılımı bir yana, toplum yapısı içerisinde belirli bir huzursuzluğun var olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır. Zira, Müslüman Tatarlarla Kreşen Tatarlar bir arada yaşıyor olsalar da, Müslüman Tatar için Hıristiyan olan bir Ta­tar doğru inancı terk eden bir Tatar iken, bugün kendi kimlikleriyle yani Kreşen etnik kimliğiyle adlandırılmak istenen Hıristiyan Tatarın varlığı Rusya açısından da değerlendirilebilecek bir durum yaratmaktadır. Bu­nunla paralel olarak, Moskova Etnoloji Enstitüsü Müdürü Valeriy Tişkov, Rusya artık bir demokrasi olduğuna göre vatandaşları da kendi kimliklerini seçmekte özgürdür derken, resmi kayıtlarda Tatar olarak adlandırılan bir çok kişinin kendisini Bulgar, Mişar, Kreşen, Kalmuk veya Nogaybak olarak adlandırmak istediğinin altını çizmektedir.[30] Bu şekilde alt kimlik ya da dini inanç yönünden farklılığın fazlasıyla vurgu­lanmasının kültür, dil ve tarih birliğine sahip Tatar toplumuna zarar vere­ceği açıkça ortadadır. Diğer taraftan, ülke içindeki demografik duruma bakıldığında da, ülkenin 1992 için 3.700 000’lik nüfusunun, etnik temel­de % 48,5’ini Tatarlar oluştururken, % 43.5’ini Rusların, % 3.7 ile Çu­vaşların ve % 4.5 ile de diğer toplulukların[31] oluşturduğu bir ortamda özellikle Rus nüfusu ile belirli bir heterojenliğin söz konusu olması ayrı­ca dikkate değer bir durum arz etmektedir.

İdil bölgesi cumhuriyetlerinden olan ve 1990 sonrası dönemde Rusya Federasyonu’na bağlı, kendine ait bir anayasası ve parlamentosu ile özerk bir cumhuriyet statüsüne sahip olan Çuvaşistan’ın 1989 nüfus verilerine göre toplam nüfusu 1.839.228’dir.[32] Bu nüfus içerisinde Çuvaşlar % 67.8, Ruslar % 26.7 orana sahip iken, geri kalanlar Tatar, Mordvan vs. gibi topluluklardan oluşmaktadır. Tarıma dayalı bir ekonomiye sahip olan ülkede aynı zamanda hayvancılık yapılmaktadır. Doğal kaynaklar açısın­dan pek zengin olmasa da, kimya, makine, elektrik enerjisi, imalat ve gıda sanayi ana sanayii dallarını oluşturmaktadır. Çuvaşlar kendi kökleri­ni Bulgar Türklerine dayandırmaktadır. Bu bağlamda, köklerine atıfla Bulgar ismiyle anılmak ve ülkelerine de Bulgaristan denilmesini isteme­lerine rağmen bu gerçekleşemeyen bir talep olarak kalmıştır.[33] Köklerine olan bağlılıklarıyla tezat bir durum yaratacak şekilde ülkede iki dilliliğin varlığı ve hatta Rusça’nın hala etkin bir biçimde konuşuluyor olması Çu­vaşlar açısından çözülmesi gereken en önemli problemlerden birisi olarak varlığını sürdürmektedir.

Genel olarak İdil bölgesi ele alınıp değerlendirildiğinde, Rusya Fede­rasyonu’na bağlı Türk özerk cumhuriyetlerinden özelikle Tataristan’ın sahip olduğu sosyo-kültürel ve ekonomik gelişmişlik bu bölgede siyasi sürece yansımış durumdadır[34] ve bu da, her ne kadar coğrafi yapı itibariy­le Rusya Federasyonu’nun ortasında yer almasının verdiği dezavantaja rağmen, cumhuriyetin Rusya’dan bağımsız hareket etme isteği yönünde bir siyasetin var olduğuna işarettir denilebilir.

Sibirya’da Rusya Federasyonu’na bağlı Türk cumhuriyetlerinden Ya­kut/Saha Özerk Cumhuriyeti yüzölçümüyle Türk ülkeleri içinde Kazakis­tan’dan sonra en büyük cumhuriyettir. Ancak, geniş bir coğrafi alanı kap­lamasına rağmen, yaşamaya fazla elverişli olmadığından çok az bir nüfu­sa sahiptir. Tüm Yakutların %95,5’i kendi cumhuriyetlerinde yaşıyor olsa da, cumhuriyet içinde Ruslar %50.29’luk bir orana sahipken Yakutlar sadece %33.38 oranında bir nüfusa sahiptirler. Ayrıca % 7.04 Ukrain, % 1.59 oranında da Tatar ve diğer topluluk üyeleri yaşamaktadır.[35] .

Ülkenin % 20’sinden fazlası kuzey kutbunda yer alırken, 2/3’ü dağlar­la kaplı olup, sadece % 1 oranında tarıma elverişli alan bulunmasına rağmen, cumhuriyet ekonomik açıdan, Tataristan örneğinde olduğu gibi, diğer cumhuriyetlere nazaran çok daha iyi bir yapıya sahiptir ve bu yapı temelde zengin maden yataklarına dayanmaktadır. Cumhuriyet toprakla­rındaki Vilcuc ve Olenek’te elmas madenleri mevcut olup, XVIII. yüz­yıldan beri de Alda, İndigirka ve Koluma ırmaklarının yataklarından da altın elde edilmektedir. Ayrıca, kurşun, çinko, volfram kaynağı olan cumhuriyette bunların dışında 2.500 milyon ton zengin kömür rezervi olduğu tahmin edilmektedir.[36] Doğal kaynaklar yönünden zengin bir ya­pıya sahip olan cumhuriyetin Rusya tarafından önemli bir kaynak olarak algılandığı ve bağımsızlık konusunda bu özelliğinin önemle değerlendi­rildiğini burada vurgulamak gerekmektedir.

Sibirya Türk Cumhuriyetlerinden olan Hakas Özerk Cumhuriyeti’ne adını veren Hakaslar, 1890’larda inşa edilen Trans-Sibirya demiryolu hattının inşasından itibaren artan etnik Rus nüfus karşısında kendi toprak­larında küçük bir azınlık konumuna düşmüşlerdir. 1989 nüfus sayımına göre toplam 81.428 olan cumhuriyet nüfusunun % 79.39’unu Ruslar, % 11,09’unu Hakaslar, % 2,33’ünü Ukrain, % 2,21’ini diğer Türk grupları ve % 9,98’ini ise Almanlar oluşturmaktadır. Bu bağlamda, azınlık konu­muna düşen Hakaslar aynı zamanda önemli miktarda federal bütçenin fınansal yardımına ihtiyaç duymaktadır.[37] Bu da ister istemez cumhuriye­ti Rusya Federasyonu’na bağlayan önemli bir etken olarak dikkati çekmektedir. Sovyetlerin dağılması sonrasında ise 1991 yılında ilan edilen bağımsızlığın ardından 1992 Federasyon Antlaşması ile cumhuriyet sta­tüsünü alan Hakasya’da Hakas kültürünü geliştirmeye yönelik bir takım girişimler gerçekleşmiş ve bağımsızlık yönünde talepler ve hatta özel Hakas askeri birlikleri kurulması yönünde girişimler olduysa da, bunlar Ruslar tarafından kesin bir biçimde kabul görmemiştir.[38] Genel olarak, klan ve aile bağları kuvvetli olan Hakaslarda Ruslarla evlilik oranın ol­dukça yüksek olduğu ve yüzyıllar boyu süren asimilasyon sonucu dil açısından ciddi bir problem yaşandığı bilinmektedir.[39] Fakat, 1998 yılı ortalarında Hakas Türkçesi’nin cumhuriyette zorunlu hale getirilmesi ve tüm okullarda Hakas tarihi ile birlikte okutulması[40] yönünde kararlar alınması önemli bir gelişme olarak kabul edilebilir.

Sovyet döneminde bölgede yaşanan endüstrileşme ile artan Rus nüfu­su karşısında sayıları giderek azalan Altay Türkleri önceleri Gomo-Altay Oblastı statüsündeyken, 1991’de cumhuriyet statüsü kazanmış ve adı Altay Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir. Bugün cumhuriyetin nüfusu­nun 1/3’ünü teşkil eden Altay Türkleri çoğunlukta olan diğer gruplar kar­şısında azınlık konumunda bulunmaktadır. Ekonomik açıdan ise büyük oranda federasyonun finansal desteğine ihtiyaç duymaktadırlar.[41]

2002 yılı Ağustos ayı içerisinde Rusya Federasyonu Başkanı Putin’in Uzakdoğu ve Sibirya’ya gerçekleştirmiş olduğu gezi sırasında yapmış olduğu açıklamalar bu bölgede yaşamakta olan bütün Türklerin geleceği­ni ilgilendirmesi açısından oldukça önemli görünmektedir. Vladivostok’ ta yapmış olduğu açıklamada Uzakdoğu’nun geliştirilmesinin stratejik amacının bölgenin başta Rusya olmak üzere global ekonomiyle daha iyi entegre olmasına dayandığını belirtirken, bölgedeki başta demiryolu ol­mak üzere ulaşım ve iletişimin sağlanmasının, endüstriyel ve tarımsal üretimin artırılmasının önem arz ettiğini vurgulamıştır. Ayrıca, Kuzey Kore lideri Kim Jong İl ile de görüşen Putin, bölgede Çin etkenini de göz önüne alarak, Kuzey ve Güney Kore arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için çaba sarf edildiğine dikkat çekerken, trans-Sibirya ve trans-Kore demiryollarının birleştirilmesi projesinin önemini vurgulamıştır.[42] Son dönemde Asya Pasifik bölgesinden Avrupa’ya uzanan transit hat ile ya­kından ilgilendiği açıkça ortada olan Rusya için bu bölge gün geçtikçe artan oranda önemini korumaya devam etmektedir.

Genel olarak, bugün için bünyesinde 100’den fazla etnik grubu barın­dıran Rusya Federasyonu’nda son on-on beş yıl içerisinde milletlerin kendi kaderlerini tayini hakkı ve bunu yansıtan devlet şeklini seçme hak­kı gibi görüşler öne plana çıkmış, milliyetler arası ilişkilerde de milliyet fikrine yapılan vurgu artmıştır. Yine bugün için özellikle 1994 ortalarına kadar Moskova ile cumhuriyetler arasında parçalanmayı gündeme getire­bilecek bağımsızlık ve egemenlik ilanlarından doğan anlaşmazlıklar, fe­dere birimler arası anlaşmazlıklar, federe birimler arasındaki toprak ve sınır anlaşmazlıkları, topluluk ve cemaatler arası anlaşmazlıklar, örneğin Tataristan ile Başkurdistan arasında yaşanan anlaşmazlıklar gibi, etnik kimlikler arası anlaşmazlıklar gibi sorunların yaşanması ileride federas­yonun konfederasyona dönüşebileceği iddialarını gündeme getirmektedir. Fakat, federasyon bünyesinde yer alan etnik temelli bazı özerk cumhuri­yetlerdeki Rus nüfusun ağırlıklı olduğu demografik durum ve bunun ya­nında, kendi ekonomik menfaat sahasında bulunduğunu kabul ettiği milli azınlıklara bağımsızlık vermeyi kesinlikle düşünmemiş olan Rusya’nın varlığı ile bu bağlamda onun finansal desteğine ihtiyaç duyan cumhuri­yetlerin varlığı bu tür bir dağılımın gerçekleşip gerçekleşemeyeceği yö­nünde soru işaretleri yaratmaktadır.[43]

Diğer taraftan, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Türkiye ile bağımsız Müslüman Türk Cumhuriyetleri ve Hıristiyan Gagauzlar ara­sında kısa sürede kurulan temaslara nazaran benzer bir temasın Rusya Federasyonu bünyesinde kalan özerk Türk Cumhuriyetleriyle kurulama­dığını belirtmek yanlış olmayacaktır. Bunda Moskova’nın etken olması gerçeği bir yana, bu durum özerk cumhuriyetlerle hiçbir temasın olmadı­ğı anlamına da gelmemektedir. Geçen zaman içerisinde bu cumhuriyet­lerle de belirli bir temas sağlanmış olup, bazı vakıfların özellikle eğitim alanındaki girişimlerini Türkiye’de YÖK’ün bahsi geçen Türk Cumhuri­yetlerindeki gençlere Türkiye’de eğitim imkanı sunması takip etmiştir.

Bunun dışında Türkiye’de düzenlenen çeşitli bilimsel faaliyetlere adı geçen cumhuriyetlerden bilim adamlarının katılmaları ile kültürel boyutta belirli bir temasın kurulmasının ötesinde ciddi anlamda bir ilişki ağının var olmadığı, hatta Türkiye’de bilimsel anlamda özellikle Türk dili ala­nında yapılan çalışmalar hariç bu özerk cumhuriyetler hakkında ciddi detaylı araştırmaların bulunmadığı ve toplum tarafından da yeterince tanınmadıkları bilinen bir gerçektir. Bu özerk cumhuriyetlerin hala Rusya Federasyonu bünyesinde yer alıyor olmalarının Türkiye ile bu cumhuri­yetler arasındaki ilişki açısından önemli etkisi bulunsa da, çoğunluğun Müslümanlar tarafından temsil edildiği mevcut Türk dünyası içerisinde Hıristiyan Türklerin de var olduğu ve geçmişte yaşamış Türk toplulukları arasındaki inanç çeşitliliğinin bugün de devam ettiği gerçeğinden hare­ketle Türkiye, gerek ikili ilişkilerini gerekse tüm Hıristiyan Türk toplu­luklarının birbirleriyle kurmaları gereken ilişkilerinde daha aktif bir rol üstlenebilmelidir. Bu paralelde, Rusya Federasyonu ile karşılıklı ilişkiler de dikkate alınarak ciddi uzun vadeli politikaların belirlenmesi gerekmektedir.

Varlıkları bir şekilde bilinen Hıristiyan Türk topluluklarından bahset­tikten sonra bugüne kadar haklarında pek fazla bir şey bilinmeyen ancak, kanaatimizce Hıristiyan Türkler açısından önem arz eden iki topluluk hakkında da bir kaç noktaya temas etmek gerekmektedir. 1923 yılına kadar Türkiye topraklarında Müslüman Türklerle bir arada yaşamış, an­cak bahsedilen yıl içerisinde Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşti­rilen nüfus mübadelesiyle Yunanistan’a gönderilmiş olan Karamanlı Or­todoksların bugüne kadar Ortodoks Türkler mi yoksa Türkleşmiş Rumlar mı olduğu üzerinde çok tartışılmıştır. Ancak, bugün eldeki tarihi kaynak­lar, ki bu konuda Bizans kaynakları oldukça önemli bir yere sahiptir, Anadolu’nun özellikle orta kesiminde, bir zamanlar Karamanoğulları beyliğinin hüküm sürdüğü topraklarda yaşamış ve sadece Türkçe konu­şup Türkçe ibadet etmiş olan, Müslüman Türk komşusundan sadece inanç açısından farklılık gösteren Ortodoks Karamanlıların Türk oldukla­rını açık bir biçimde gözler önüne sermektedir. Ancak ne yazık ki, bu Hıristiyan Türk topluluğu, etnik kimliğin değil de dini inancın esas alın­dığı bir mübadele antlaşması ile bugün dahi tam anlamıyla uyum sağla­yamadıkları Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Bugün ise kendileri ile yapı­lan mülakatlarda Türklük bilincinden uzak oldukları tespit edilen Kara­manlılar için Türk olmak Müslüman olmakla eş anlamlıdır. Diğer taraftan ise, Neden Yunanlılara değil de Türklere benzedikleri, neden Yunanlıla­rın onlara Türk tohumu dedikleri ve eğer Türklerse neden Yunanistan’a gönderildikleri[44] zihinlerini meşgul eden ciddi sorular olarak varlığını korumaktadır.

Bugün Yunanistan topraklarında hala Türkiye’deymiş gibi Türkçe ko­nuşmaktan vazgeçmeyen Karamanlılar kadar ilgi çeken bir topluluk da bugünkü Ukrayna topraklarında yaşayan ve, kendilerine Urumlar denilen topluluktur. Kendi tarihlerini ancak XVIII. yüzyılda II. Yekaterina döne­minde Kırım’dan çıkarılmalarına kadar götürebilen bu topluluk kim oldukları sorusuna cevap aramaktadırlar. Bunlar Hristiyan’dır ama Türkçe isim ve soy isimlere sahipler. Bizces dedikleri Türkçe’yi ana dilleri olarak niteleyerek genç kuşaklara aktarmaya çalışan bu topluluğun önde gelen aydınlarından Valeri Kior’a göre tarihi veriler Urumların, Oğuz ve Kıp­çak Türklerinin karışımı olduğunu göstermektedir.[45]

Türk dünyası içinde var oldukları bilinenler haricinde izleri kaybedil­miş Hıristiyan Türk topluluklarının da var olabileceği ihtimali dahilinde yapılması gereken bu topluluklara yönelik tarih, dil ve sosyoloji alanla­rında bilimsel çalışmaların gerçekleştirilmesi ve adı geçen topluluklarla, yaşadıkları ülkeler ile Türkiye arasındaki karşılıklı ilişkiler göz önünde bulundurularak, karşılıklı kültürel temaslar kurulmasıdır.

Buraya kadar verilen tüm bilgiler doğrultusunda geçmiş de olduğu gi­bi bugün de Türk dünyasında var olan inanç çeşitliliğinin devam etmekte olduğu söylenebilir. Günümüz için önemli olan Hıristiyan, Müslüman, Yahudi veya Budist Türk toplumlarının kendi geçmişlerinin ve araların­daki ortak geçmiş, dil, tarih ve kültür bağlarının bilincinde olmaları ve bu bağları günümüz siyasi, ekonomik ve kültürel şartlarına göre geliştirmeye çalışmalarıdır. Bu konuda özellikle tüm Türk topluluklarındaki bilim adamlarına yapılacak bilimsel çalışmalar bağlamında ciddi sorumluluklar düştüğünü de ayrıca belirtmek gerekmektedir.

Dr. Yonca ANZERLİOĞLU

Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Öğretim Görevlisi.

Alıntı Kaynak: Karadeniz Araştırmaları, Sayı 2 (Yaz 2004)


KAYNAKÇA
♦ “Chuvash”, http://www.nupi.no/cgi-win/Russlands, Eylül 2002.
♦ “ethnic identity is a two-edged sword”, http://www.nupino/cgi-win/ Russland/krono, Eylül 2002.
♦ “President Putin on tour to Russia’s Far East and Siberia”, nupi.no/ cgi-w İn/Rus sland/krono_exe., Ağustos 2002.
♦ “Rising Tension between Tatarstan and Moscow”, http://www.nupi.no/ cgi-win/Russland/krono., Eylül 2002.
♦ “Yakuts”,http:// nupi.no/cgi-win/russland,, Eylül 2002.
♦ Ayten Kılıç, “Türkiye ve Gagauzlar”, Avrasya Etüdleri,13, İlkbahar 1998.
♦ Bainbridge, Margaret, Dünya ’da Türkler, İstanbul, 1995.
♦ Bekir Demir, “ Özerk Cumhuriyetlerdeki Siyasi, Ekonomik ve Etnik Ya­pının Rusya Federasyonu’nun İç Milli Güvenliğine Etkileri”, http:// academical.org/dergi, Eylül 2002.
♦ Bingöl, Yılmaz, “Sovyet Sonrası Orta Asya Karşısında Türkiye’nin Poli­tikası Fırsatlar ve Çözülmesi Gereken Meseleler” Avrasya Etüdleri, Yaz-Sonbahar 1988.
♦ Caferoğlu,Ahmet, Türk Kavimleri, İstanbul, 1988.
♦ Devlet, Nadir, “Rusya Federasyonunda bağımsızlık hareketleri: Tatarlar”, Unutkan Tarih, ed. Semih Vaner, İstanbul, 1997.
♦ Devlet, Nadir, İdil- Ur al Ekspedisyonu, Tatarlar-Başkurtlar-Çuvaşlar, Ankara, 199.
♦ Dönmez, Yusuf, “Çuvaşistan”, Türk Kültürü,24, Ekim 1964, yıl: 2.
♦ Dönmez, Yusuf, “Yakutistan”, Türk Kültürü,21, Temmuz 1964, yıl: 2.
♦ Gökgöz, S. Saime, Îdil-Ural’da İslam Karşıtı Misyon Hareketi: Yevfimiy Aleksandroviç Malov, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 2003.
♦ Güngör, Harun, Türk Din Tarihi Araştırmaları, Kayseri, 1999.
♦ Kan, Sergei, “Russian Orthodox Missionaries at Home and Abroad: The Case of Siberia and Alaskan İndigenios Peoples” Of Religion and Empire, Missions, Conversion and Tolerance in Tsarist Russia, ed. Robert P. Garaci – Michael Khodarkovsky, New York, 2001.
♦ Kefeli, Agnes, “The Role of Tatar and Kriashen Women in the Trans- mission of İslamic Knowledge, 1800-1870”, Of Religion and Em­pire, Missions, Conversion and Tolerance in Tsarist Russia, Robert P. Garaci and Michael Khodarkovsky, New York, 2001.
♦ Khodarskovsky, Michael,“ The Conversion of non-Christians in the Early Modern Russia’V in Of Religion and Empire, Missions, Conversion and Tolerance in Tsarist Russia, ed. Robert P. Garaci and Michael Kho darkovsky, N ew York, 2001.
♦ Moldova Ülke Raporu, 2002 TİKA, Ankara.
♦ Of Religion and Empire, Missions, Conversion and Tolerance in Tsarist Russia, ed. Robert – P. Garaci and Michael Khodarkovsky, New York, 2001.
♦ Pustogaçev,Y. A., “Altaylar ve Altaylılar”, Sibirya Araştırmaları, İstan­bul, 1997.
♦ Radloff, W., Sibirya ‘dan, I, çev. Ahmet Temir, İstanbul, 1956.
♦ Rorlich, Azade Ayşe, Volga Tatarları, İstanbul, 2000.
♦ Şahin, Leysen, “Sibirya Türk Toplulukları Tarihi”, Genel Türk Tarihi, 10, Yeni Türkiye, Ankara, 2002.
♦ Ülküsal, Müstecib, Dobruca ve Türkler, Ankara, 1966.
Dipnotlar:
[1] Nasturî Hıristiyanlığının Türkler tarafından kabulü ile ilgili olarak bkz.: lan Gill- man-Joachim Kliemkeit, Christianiîy in Asia Before 1500, Curzon, 1999; Les Letteres du Patriarche Nestorien Timothee’ I, etüde critique par Raphael Bidavid cîtta del Vaticano, Biblioteca Apostolİca Vaticana, 1956; Rene Grousset, The Empi- re of Steppes, New Jersey, 1970; Fr. Psalthy, “Türkelİ’de Hıristiyanlık”, II, Türk Tarih Kongresi Tebliğleri, 20-25 Eylül 1937; L. Ligeti, Bilinmeyen İç Asya, Ankara, 1986; Peter Zieme; “Ein Hochzesegen Uİgurischer Christen”, Scholia, 1918, Wies- baden; Ç. Cıımagulov, “Nestorİanskie pamyatniki Kirgizİi XII-XIV”, Epigrafıka Kirgizii, Frunze, 1987; D. Chwolson, Syrisch-Nestorianische Grabenschriften aus Semirjetsche, St. Petersburg, 1897; Marco Polo, The Travels, çev. Ronald Latham, Ne w York, 1958.
[2] Bizans Ortodoks Kilisesi misyonu ve adı geçen Türk boylarının Ortodoksluğu kabulü ile ilgili olarak bkz. Gyula Moravcsik, “Byzantinische Mission im Kreİse der Türkvölker an der Nordktiste des Schwarzen Meeres”, Proceedings of the 13lh International Congress of Byzantine Studies, Oxford, 5-10 September 1966; Istvân Vasâry, “Orthodox Christian Qumans and Tatars of Crimea İn the 13lh centuries”, Central Asian Journal, no. 3-4, 1988; Peter Golden, “Religion among the Qıpchaks of Medivial Eurasia”, Central Asiatic Journal, no.42, 1988; Edouard de Muralt, Essai de Chronographie Byzantine pour Servir a 7 Examen des Annales du Byzan­tine Empire et particulierment des Chronographes Slavons de 395-1057, St. Petersburg; Mehmet Eröz, Hıristiyanlaşan Türkler, Türk Kültürünü Araştırma Ensti­tüsü, Ankara, 1983; Cami Baykurt, Osmanlı Ülkesinde Hıristiyan Türkler, İstanbul, 1932.
[3] Kumanlann Katolikliği benimsemesi İle ilgili olarak bkz.: Golden; op.cit.; Vasâry, op.cit.
[4] Hıristiyanlığı kabul eden Türklerin Bizans tarihindeki yeri İçin bkz.: Constantine Porphyrogenitus, De Administrando Imperio, ed. Gyula Moravcsik, Dumbarton Oaks Papers, Washington, 1967; Michael Psellos’ıın Khronografyası, çev. Işm De- mirkent, TTK, Ankara, 1992; Georgİu Hionidi, İstoria tis Verias, c.II, Thessalonİki, 1970; Muralt, op.cit.’, George Ostrogorsky, History of Byzantine State, Oxford, 1968; Paparrigopoulou, istoria tou Ellinikou Ethnos, 1953.
[5] Of Religion and Empire, Missîons, Conversion and Tolerance in Tsarisi Russia, ed. Robert P. Garaci and Michael Khodarkovsky, New York, 2001, s. 1.
[6] İnorodets: “başka kökten olan” anlamına gelmektedir.
1 Ihids. 3; Miclıael Khodarskovsky, “The Conversion of non-Christians in the Early Modem Russia”, in Of Religion, op.cit.,. s. 116, 125; Azade Ayşe Rorlich, Volgu Tatarları, İstanbul, 2000, s.88.
Hionidi. op.cit.; Paparrigopoulou, op.cit.’, Muraît, op.cit.
> Moldova Ülke Raporu, 2002 TİKA, Ankara, s. 11; Müstecib Ülküsal, Dobruca ve Türkler, Ankara, 1966, s.59.
[10] Ihid., s. 26; Ayten Kılıç, “Türkiye ve Gagauzlar”, Avrasya Etildi er i ^ sa.13, İlkba­har 1998, s.46-47.
[11] Ibid., s. 11
[12] 2002 yılı Mayıs ayı içerisinde Gagauz Yeri’nde yapılan gözlem ve mülakatlar.
[13] Khodarskovsky, op.cit., s.120.
[14] Kreşçenıy: Rusça’da “vaftizli” anlamına gelmektedir.
[15] Agııes Kefeli, “The Role of Tatar and Krİashen Women in the Transmission of ■ Islamic Knov/ledge, 1800-1870”, in OfReligion, op.cit., s.255.
[16] Rorlich, op.cit., s. 100; Hafeez Malik, “Tataristan’s Treaty wİth Russia: Autho- nomy or Independence”, Journal of South Asian and Middle Eastern Studies, Winter, 1994, http://www.kcn.ru/tat-en/politics, Eylül 2002, s.5; Tatarlar arasında XIX. yüzyılda Müslümanlık karşıtı Hıristiyan misyonu ile İlgili olarak bkz. S. Saime Gökgöz, Îdil-Ural’da İslam Karşıtı Misyon Hareketi: Ye\fımiy Aleksandroviç Ma~ lov, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yayınlan­mamış Doktora Tezi, Ankara, 2003.
,fl Yusuf Dönmez, “Çuvaşistan”, Türk Kültürü, sa.24, Ekim 1964, yıl: 2, s.53-54; “Chuvash”, http://www.nupi.no/cgi-win/Russlands, Eylül 2002.
!7 Ahmet Caferoğlu, Türk Kavimleri, İstanbul, 1988, s. 11.
[19] Sergei Kan, “Russian Orthodox Missionarİes at Home and Abroad: The Case of Siberia and Alaskan Indigenious Peoples”, in OfReiigion, op.cit., s. 173-200.
[20] Margaret Baİnbridge, Dünya’da Türkler, İstanbul, 1995, s.241; Harun Güngör, Türk Din Tarihi Araştırmaları, Kayseri, 1999, s.33.
[21] Leysen Şahin, “Sibirya Türk Toplulukları Tarihi”, Genel Türk Tarihi, c.10, Yeni Türkiye, Ankara, 2002, s.524-525; Caferoğlu, op.cit., s.1-3. Yusuf Dönmez, “Ya­kut i s tan”, Türk Kültürü, sa.21, Temmuz 1964, yılP2, s.105; “Yakuts”, http://www. nupi.no/cgi-win/russland, Eylül 2002.
[22] Ibid. ,s. 284; W. Radloff, Sibirya’dan, I, çev. AhmetTemir, İstanbul, 1956, s.329- 337.
[23] Y.A. Pustogaçev, “Al tay laı* ve Al taylı lar”, Sibirya Araştırmaları, Sİmıırg, İstan­bul, 1997, s.284.
[24] Bainbridge, op.cit., s.241-242; Güngör, op.cit., s.34-35. .
[25] Şahin, op.cit., s.526.
[26] Of Religion, op.cit:, s.9.
[27] Bekir Demir, “Özerk Cumhuriyetlerdeki Siyasi, Ekonomik ve Etnik Yapının Rus­ya Federasyonunun İç Milli Güvenliğine Etkileri”, http://www.academical.org/dergi, s.9, 2, ‘Eylül 2002; Yılmaz Bingöl, “Sovyet Sonrası Orta Asya Karşısında Türki­ye’nin Politikası Fırsatlar ve Çözülmesi Gereken Meseleler” Avrasya Etüdleri, Yaz- Sonbahar 1988.
[28] Nadir Devlet, “Rusya Federasyonunda Bağımsızlık Hareketleri: Tatarlar”, Unut­kan Tarih, ed. Semih Vaner, İstanbul, 1997, s.66-90.
[29] Demir, op.cit., s. 1“Rising Tension between Tatarstan and Moscow”, http:// www.nupi.no/cgi-win/Russland/krono., Eylül 2002.
[30] “Ethnic iden ti ty is a two-edged sword”, http://www.nupino/cgİ-wİn/Russland/ krono, Eylül 2002; Nadir Devlet, İdil-Ural Ekspedisyonu, Tatarlar-Başkurtlar- Çuvaşlar, Ankara, 1999, s.71.
32 Ibid.
[34] Demir, op.cit.
[35] Devlet, op.c/f. s.41-42
[36] Ibid., s.41-42.
[37] Demir, op.cit. ,s.l0
[38] http://www. nupi.no/cgi-win/russland, Eylül 2002.
[39] Ibid., s.43; http:// www.nupi.no/cgi-win/mssland, Eylül 2002.
30 Ibid.
[41] Pustogaçev, op.cit., s.285; Demir, op.cit, s. 10.
[42] “President Putin on tour to Russia’s Far East and Siberia”, http://www.nupi.no/ cği-win/Russland/krono.exe.,. Ağustos.2002.
[43] Demir, op.cit., s.3-4.
[44] Sultan Çİtoğlu ve Anika Sarımİhailidou İle 2.10.2000 tarihinde Yunanistan’ın Karditsa-Kapadokiko köyünde yapılan mülakat; Andreas Sarımihailidis ile 3.10. 2000 tarihinde Yunanistan’ın Karditsa-Kapadokiko köyünde yapılan mülakat; Eleni Haciliadou ile 7.10..2000 tarihinde Yunanistan’ın Karditsa-Kapadokiko köyünde yapılan mülakat.
[45] Valeri Kior ile 10. 05.2002 tarihinde Staro Kırım-Mariopol, Ukrayna’da yapılan mülakat; Urumların tarihi ve sosyo-kültürel yapılarına yönelik Mayıs ayı İçerisinde Ukrayna’da tarafımızca gerçekleştirilen saha çalışmasının sonuçları değerlendirile­rek bu yıl içerisinde yayınlanacaktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.