İVOLGA ÖRNEĞİNDE HUN KENT KÜLTÜRÜNE GENEL BİR BAKIŞ

İVOLGA ÖRNEĞİNDE HUN KENT KÜLTÜRÜNE GENEL BİR BAKIŞ

Hun siyasi oluşumunu, çeşitli boyların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir konfederasyon olarak tanımlamak, özellikle tarihinin erken dönemi için son derece uygundur. Ancak zamanla, başta Çin olmak üzere ortak düşmanlara karşı ortak hareket eden boyların kendi aralarında organize olarak oluşturdukları teşkilatlı yapı sayesinde bir devlet organizasyonu haline gelmiştir. Tarihte iz bırakmış ilk büyük Türk devletini kuran Hunlara dair ilk verilere, M.Ö. III. Yüzyılda yazılmış olan Çin kaynaklarından ulaşmaktayız. Hunların, asırlar boyunca Çin ile sınır komşusu olup ve siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda derin bir etkileşim içerisinde bulunmuş olmaları sebebiyle, Çin kroniklerinde Hun İmparatorluğu’na dair önemli bilgiler mevcuttur. Hunlara dair elimizdeki veriler genellikle Çin kaynaklarına dayanmakla birlikte son yıllarda bilhassa arkeoloji alanında yapılan çalışmalar bu sahada çalışan araştırmacılara yeni ufuklar açmaktadır.

Hun sosyo-ekonomik yaşamına dair bilinen en önemli olgu, konar-göçer bir yaşam tarzına sahip oldukları yönündedir. Hun ekonomik yaşantısı hakkında, tek taraflı da olsa, kıymetli bilgiler veren Ssu-ma ch’ien: “Barış zamanlarında ; hayvanlarını güder, aynı zamanda da kuşlar ve diğer av hayvanlarını avlayarak, hayatlarını sürdürürken, tehlikenin baş gösterdiği yıllarda baskınlar için savaş eğitimi alırlar. Hükümdardan başlayarak, bütün halk evcil hayvanların etiyle beslenirler. Giysi olarak da bu hayvanların deri, post ve keçesinden yaptıkları mantolarını giyerler” (Taskin 1968: 34-35) şeklinde Hun toplumsal yaşamının kilit noktalarını özetlemektedir. Yine başka bir Çin kroniğinde Hunlar için: “Surlarla çevrili sürekli ikamet ettikleri şehirleri olmadığı gibi, su ve otlakların peşinde oradan oraya göç ederler, tarımla uğraşmasalar da herkesin kendine ait bir toprağı mevcuttur” (Taskin 1968: 34; Perlee 1961: 17) gibi Hun ekonomik yaşamına dair önemli bilgiler bulunmaktadır.

Bu ifadelerden de anlaşıldığı üzere Hunların temel geçim kaynağı konar-göçer iktisadiyatının temelini oluşturan hayvancılık idi. Bu açıdan değerlendirildiğinde önde gelen hayvan, şüphesiz diğer konar-göçerlerde olduğu gibi, at idi. Muazzam sürüler halindeki at dışında, muazzam sığır, yak, deve, koyun ve keçi sürüleri de bozkırda zenginliğin başlıca göstergelerindendi. Hayvanlar her ailenin temel malvarlığını oluşturmakta ve bu hayvanları beslemek için kendilerine ait otlakları da mevcut idi.

Ancak Hunların yarı konar-göçer bir medeniyetin temsilcileri olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak, Hun ekonomik yaşamında tarım faaliyetlerinin de varlığından söz etmemiz gerekir. Bilindiği gibi yerleşik hayat tarzının vazgeçilmez önkoşullarından birisi ziraî üretimdir. Bu sebeple de şehircilik ve tarım birbiriyle önemli ölçüde paralellik arz eder. Tarım ve su kaynaklarına yakın olmanın gerekliliği şehirlerin de önemli su havzalarında ortaya çıkmalarının en önemli gerekçesidir. Nitekim Moğolistan’daki Hun şehirleri Orhun, Kerulen gibi nehirlerin havzalarında kurulurken, Trans-’ın batı bölgelerindeki şehirler de yine Selenga ve onun kollarının suladığı topraklarda ortaya çıkmıştır.

Hun toplumunda ziraî faaliyetlerin varlığına dair hem yazılı hem de arkeolojik kaynaklar bize son derece önemli bilgiler sunmaktadır. Nitekim Çinli tarihçi Shi Gu ünlü eserinde: “Kuzey ülkelerinde soğukların erken başlamasına ve (toprakları) tahıl ekimine uygun olmamasına rağmen Hunlar, ekim yapıyorlar” (Biçurin 1950: 76) gibi ifadelere rastlıyoruz. Yine Hun topraklarında tarıma açık arazilerin varlığına işaret eden Shi-zhi: “Art arda birkaç devam eden kar yağışı (muhtemelen kastedilen aşırı soğuklar – E.K.) nedeniyle hayvanların pek çoğu telef oldu, salgın hastalıklar baş gösterdi ve tarlada ekinler olgunlaşmadı” (Taskin 1968: 59; Taskin 1973: 22, 28, 29) gibi ifadeleri görmekteyiz. Aynı kronikte M.Ö. 66 yılında: “Doğu ve Batı beylerinden her birini 10 bin kişilik süvari kuvvetiyle batı bölgelerine, ziraî faaliyetleri başlatarak, ileride Usunları ve Batı bölgeleri baskı altına almak üzere gönderildi.” (Biçurin 1950: 83-84; Taskin 1973: 30) şeklindeki ifadeden de tarımın Hunlar için stratejik önemini anlamak mümkündür. Bütün bu ifadelerden Hunlar toplumunda ziraî faaliyetlerin varlığını görmekteyiz ancak söz konusu kroniklerde; ne tarımsal teknikler ve ne de kullanılan tarım aletleri hakkında ne yazık ki bilgi verilmemektedir.

Bu noktada, meselenin aydınlatılması hususunda, arkeolojik malzemeler önemli bir yer tutmaktadır. Noyin-Ula gibi pek çok Hun yerleşim yerinde tahıl maddeleri bulunmakla birlikte, Hun tarım faaliyetlerine dair resmin tamamlanması için gereken en değerli buluntular şüphesiz Ivolga şehrindekilerdir. Nitekim Davıdova tarafından Ivolga şehri kalıntılarında gerçekleştirilen kazılarda çok sayıda tarım aletine ulaşılmıştır. Bu aletler arasında; çapa, kürek ucu, orak ve saban demiri gibi aletleri sayabiliriz (Davıdova vd. 1953: 195; Davıdova 1985: 69).

Yine Çin kroniklerinde Hunlar’ın, hububatlarını ahşaptan iki katlı haznelerde veya kuyularda muhafaza ettiklerine dair veriler mevcuttur. Ivolga şehrinde 1949 yılında gerçekleştirilen kazılar esnasında 1 No’lu konutun yanında hububat muhafazası için oluşturulmuş armut şeklinde bir kuyu (çapı 1,43 m., dibe doğru genişleyerek çapı 1,62 m. ulaşırken, derinliği 1,25 m. kadardır) ortaya çıkarılmıştır.

Keza, Ivolga şehri kalıntılarında yapılan kazılarda hububatın öğütülmesinde kullanılan taştan el değirmeni örneklerini görmekteyiz (Davıdova vd. 1953: Res. 6). Eskiçağ’da Baykal kıyısında tarımsal faaliyetlerin varlığını kanıtlayan bir başka unsur ise, bölgede ortaya çıkarılan sulama sistemidir. Davıdova (1953:200) Trans-Baykal’daki sulama sistemi hakkında çalışmalarıyla tanınan P. A. Kelberg (1861)’den nakille: “Ivolga Nehri’nin alt tarafında bulunan kanalın kalıntıları şehrini müteakip Tunkuyskaya bozkırı ve Selenga Tuz Fabrikası yakınlarına kadar uzanmaktadır.” tarım faaliyetlerinin vazgeçilmezi sulama kanalları hakkında önemli verileri aktarır.

Ancak üretilen tarım ürünleri ve araç-gereçler, konar-göçer halkın ihtiyacının tamamını karşılayamadığı, Hun İmparatorları’nın ortaya çıkan açığı da, Çin’deki Han İmparatorları’ndan aldıkları aynî vergilerle kapatmasının mümkün olmadığı bilinmektedir. Nitekim bu sebeple Hun halkının ihtiyaçlarının karşılanması hususunda başvurulan yollardan biri olan sınır ticareti, Çin imparatorlarının barbarlar (konar-göçerler) üzerinde siyasi bir baskı aracı olarak kullandıkları önemli bir vasıta olarak rol oynamaktaydı. Han Sarayının ticareti kısıtlamaları veya yasaklamaları, pek tabidir ki Hunları Çin sınır boylarına akınlar düzenlemeye zorladığı aşikârdır.

Nitekim bazı Çin kaynaklarında Hun toplumunun, konar-göçer yapısının yanı sıra, maddi kültürlerinin genel özelliklerini barındıran tahıl ambarlarına, kalelere ve hatta daha gelişmiş haliyle balçıktan oluşturulmuş surlar, siper ve hendeklerle çevrili şehirlere sahip olduğunu görmekteyiz. Eskiçağ Sibirya uzmanı olan Kızlasov’un temel olarak ulaştığı sonuca göre: “Hunlar, Orta Asya ve Güney Sibirya’da yerleşik hayata geçerek, kent kültürüne geçen ilk devlettir” (Kızlasov 2006: 149).

Elimizde Hun şehirleri hakkında bilgi veren yazılı kaynaklar ne yazık ki sınırlıdır. Ancak Ssu-ma ch’ien’in verdiği bilgilere göre Hun împaratorları’nın yazlık başkentinin Lung-ch’eng, kışlık başkentinin ise T’ai-ling olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Ssu-ma ch’ien’in Tarihi Hatıralar adlı eserinde: “(Hunlar) Beşinci ayda Lung-ch’eng’de toplanarak, atalarının, yerin, göğün, yaşayanların ruhlarıyla semavi ruhlara kurban verirler. Sonbaharda atları iyice semirdiğinde ise Tai-ling’de toplanarak (toyda) hayvanlarının bilhassa atlarını kontrol eder ve sayarlar” (Taskin 1973: 40). L. R. Kızlasov’a (1998: 50-51) göre Lung-ch’eng, Hun topraklarının güney kısmında yer alan Ordos’ta yer almakta olup, devletin sadece siyasî başkenti değil, aynı zamanda dinî merkezi olarak da karşımıza çıkmaktadır. T’ai-ling şehri ise daha ziyade devletin ekonomi merkezi rolünü üstlenmiştir.

Kaynaklarda ayrıca devletin tahıl ambarlarının, mallarının ve diğer değerli eşyalarının bulunduğu Cao-sin ch’eng ile Orhun Vadisi’nde Hun Devleti’nin kuzey başkenti olan Pei-ting şehirlerinden bahsedilmektedir.

Yukarıda bahsedildiği gibi özellikle Rusya’da yapılan arkeolojik çalışmalar sayesinde Hun Konfederasyonu içerisinde konar-göçer kabileler dışında yerleşik olarak yaşayan toplulukların varlığı ortaya konulmuştur (Kiselev 1947). Hunlara ait yerleşim alanlarında yapılan arkeolojik kazılarda pulluk, orak, tahıl öğütücüsü gibi tarım aletleri bulunmuş olması, yerleşik Hun topluluklarının ziraatla uğraştıklarının bir göstergesidir. Bugün, Moğolistan Ulusal Tarih Müzesi’nde Hun dönemine ait çok sayıda tarım aleti bulunmaktadır. Tarım ve el sanatlarının bu denli gelişmiş olması, kentleşmenin boyutunu ortaya koymak açısından önemlidir. Ayrıca hububat yetiştirme işinin -en azından dikim, sulama ve hasat dönemlerinde- yapılabilmesi için yerleşik hayat tarzında yaşayan bir nüfusa ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun dışında el sanatları son derece gelişmişti. Metal, bilhassa demir işçiliği başta olmak üzere, kürk ve deri işleme, dokuma ile diğer el sanatlarında da başarılı oldukları görülmektedir.

Günümüzde, arkeolojik keşifler sayesinde sayıları her geçen gün artmakla birlikte, ondan fazla Hun şehri, yirmi kadar yerleşim yeri, yüz kadar da mezarlığın varlığı bilinmektedir. Bu yerleşimler ve mezarlar ekseriyetle Kuzey Moğolistan, Güney Buryatiya, münferit olarak da Hakasya, Tuva ve Altay bölgesindedir.

Dolayısıyla bölgesel anlamda düşünüldüğünde Hun kentlerini üç farklı başlık altında incelemek mümkündür. Bunları, Kuzey Çin’deki Hun kentleri, bugünkü Moğolistan topraklarındaki kentler ve son olarak da Sibirya ve Baykal Gölü çevresindeki Hun kentleri olarak ayırmak mümkündür. Hunlar inşa malzemesi olarak genellikle bulundukları bölgede bol ve elverişli malzemeleri kullanmaya özen göstermişlerdir. Özellikle ağaç, taş, tuğla (Namjil 1978: Res. 4) ve kiremit gibi malzemeler kullanmışlardır (Namjil 1978: 63).

Kuzey Çin’deki Hun şehirleri, daha ziyade M.S. III. Yüzyılda bu bölgeye göç eden Hunların zaman içerisinde bölgenin siyasî hayatında rol oynamaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır. Bu türden Hun şehirlerinden en önemlisi şüphesiz Hun başkentliği görevini üstlenmiş olan T’ung-wan Ch’eng (On binleri birleştiren şehir) şehridir. Bunun dışında Kuo-ch’eng, San-chiao, T’ai-hou, Wu-erh Ch’eng, Yin-han, Ch’i-wu, Hei-ch’eng, Kan-ch’uan Ch’eng ve Ho-lian gibi diğer Hun şehirlerini de saymak gerekir (Baykuzu 2009: 111, 120-122).

Moğolistan’daki Hun kentleri ise tarihi süreç içerisinde diğer kentlerden erken dönemde terk edilmiş olmaları ve günümüze kadar önemini taşıyamamaları nedeniyle ayrılmaktadır. Bu yüzden Moğolistan’daki Hun kent kültürüne dair malumatımız son derece sınırlıdır. Ancak yine de buradaki kent kalıntıları üzerinde yapılan çalışmalar, konar-göçerlerin kent kurma yöntemi ve bina tarzları, süslemeler ile diğer malzemeler başta olmak üzere özenli ve o dönemin kentsel üretim ile yukarıda saymış olduğumuz diğer faktörlerin dış politikalarına yansıması gibi bir takım meselelerin çözümünü mümkün hale getirmektedir. Bugüne kadar Moğolistan ve Baykal’ın güneyinde Hunlara ait olan 20’i aşkın şehir kalıntısı keşfedilmiş, olup bunların 10 kadarı günümüz Moğolistan sınırları içerisinde yer almaktadır (Tseveendorj vd. 1994: 77; Perlee 1957; Maydar 1970).

Moğolistan topraklarında bulunan kent kalıntıları, XIX. Yüzyılın sonlarından itibaren araştırılmaya başlamıştır. Orhun ve Tula Havzalarındaki kent kalıntıları ilk kez 1870’li yıllarda Rus bilim adamları A. Paderin, V. V. Radlov ve N. M. Yadrints’in idarelerindeki ekipler tarafından incelenerek raporlanmış ve kentlerin haritaları hazırlanmıştır. Adı geçen Rus bilim adamlarının çalışmaları sadece Moğolistan merkezli olmayıp, Orta Asya konar-göçerlerinin arkeolojik eserlerine dair elde etmiş oldukları verileri ilim dünyasının bilgisine sunmuşlardır.

Rus bilim adamı S. V. Kiselev ve Moğol arkeolog H. Perlee tarafından 1940’lı yıllarda yürütülen çalışmalar sayesinde Moğol kent kültürüne dair yapmış oldukları araştırmalar, bu konuya yeni bir boyut kazanmıştır. Ancak Hun kent araştırmaları konusundaki çalışmaların geciktiğini söylemek gerekir.

Hun kent araştırmalarında H. Perlee’nin çalışmaları önemli bir yer edinmektedir. Perlee’nin uzun yıllar yapmış olduğu çalışmalar neticesinde Hun döneminden itibaren XVII. Yüzyılın sonlarına kadar Orta Asya’da hüküm süren konar-göçer devletler tarafından Moğolistan sınırları içerisinde teşkil edilen kentler hakkında genel hatlarıyla bilgi vermiştir. Ayrıca konar-göçer kentleriyle yerleşiklerin kentlerinden farklı kılan özelliklerini ortaya koymuştur.

H. Perlee’nin eserinde bizzat üzerinde çalışma yapamadığı kentlerin isimleri ve konumlarına dair bilgileri de eklemesi, daha sonra yapılan çalışmalar açısından önemlidir. Daha sonra Ts. Dorjsüren, D. Tseveendorj, U. Erdenbat, Z. Batsaikhan ve Ts. Törbat gibi bazı Moğol arkeologlar Moğolistan’daki Hun kentleri üzerine çalışmalar yapmışlardır. S. V. Danilov da Buryat topraklarındaki Hun kentleri konusunda teferruatlı araştırmalar gerçekleştirmiştir.

1950’li yıllarda Moğol bilim adamı H. Perlee, Bayanbulag şehir kalıntılarını incelemiş ve şehrin planını çıkarmıştır. Surların güney tarafında mevcut şehir kalıntıları içinden Hun dönemine ait olduğu anlaşılan ve üzerinde motifler bulunan keramik parçaları, demir-tunç ok ucu gibi malzemeleri bulunmuş olup, buluntulara binaen şehrin Hun dönemine ait olduğu ileri sürülmüştür. Bunun dışında topraktan vazo ve keramik yapıldığına dair ocak kalıntıları ile demir atıklarının bulunduğunu ayrıca bu şehirde ziraî faaliyetlerin izlerine rastlanıldığı da bildirilmiştir. Yine bu şehirde Han dönemine ait bir bronz aynanın bulunmuş olması da manidardır (Tseveendorj 1994: 77, 79). Çin kroniklerinde bahsedildiğine göre Hunlar; Çin’e pek çok kez akınlar düzenleyerek, pek çok esir ele geçirmiştir. Bunun dışında aynı döneme ait kroniklerde Ch’in Hanedanlığı idaresinden memnun olmayan pek çok Çinli’nin de kendi gönül rızasıyla kaçarak, Hun topraklarına sığındığını görmekteyiz. Zaman içerisinde bu mültecilerin artan sayısına bağlı olarak bu gruba “Ch’in Hanedanlığı’nın Çinlileri” adı verilmeye başlanmıştır (Biçurin 1950: 78). Çin’den getirilen esirler ve Çinli mültecilerin Hun topraklarında demir döküm işleriyle uğraştığı anlaşılmaktadır. Nitekim Hun topraklarında arkeolojik kazılar neticesinde özellikle İvolga’da elde edilen demir tarım aletleri Çin yapımı aletlerle birebir aynı olup, Çin etkisiyle veya bizzat Çinliler tarafından imal edilmiş olması normal karşılanmalıdır (Davıdova vd. 1953: 198). Ancak buna rağmen bizzat Hun ustaları tarafından üretilmiş olan ve Hun kültürünün izlerini taşıyan buluntuların varlığı da, bize Hunların bu konuda Çinlilerden pek de kalır yanları olmadığının en güzel göstergesidir (Kızlasov 1992: 49).

Etiketler: , , , , ,

Bu yazı için 2 yorum yapıldı:

  1. Ahmet Küçükkalfa dedi ki:

    Sayın Ekrem Kalan-makaleniz ilginç-akademik bir yayında paylaşıldı mı? Kaynak göstermek isterim…Resimlerin ve makalenin pdf-i varsa arşivime alabilir miyim?

Yorum Yaz