TARİHİN AYNASINDA TÜRK DİLİ

TARİHİN AYNASINDA TÜRK DİLİ

İnsanoğlunun temel iletişim aracı olan dil, aynı zamanda insan topluluklarını millet yapan, onları sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel vb. noktalarda buluşturarak toplum hâline getiren temel araçlardan biridir. Tarihte bütün insan topluluklarının kendilerine ait dilleri olmuştur. Bunların bir bölümü zaman içinde unutulup gitmesine rağmen bugün dünyada 3000’den fazla dil konuşulmakta, fakat bunların büyük bir bölümü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Bir kısım diller de uygarlık ve kültür dilleri olarak günümüze kadar gelmişlerdir. Çince, Arapça, Hintçe, Farsça, İngilizce, Almanca, İspanyolca, Rusça ve Türkçe bu dillerden birkaçıdır. Bu yazıda, Türk dilinin tarih sahnesinde var olmaya başladığı zamandan itibaren dönemleri genel çizgileriyle ele alınıp değerlendirilecektir.

TARİHİN KARANLIK ÇAĞLARI

Bir dilin tarihini incelerken karşılaşılan en büyük güçlük sözlü dönemdir. Elde yazılı belge ve metinlerin bulunmadığı dönemler birtakım varsayımlarla ilişkili olarak ele alınır. Bu yöntem, dil araştırmalarında belirli koşullar altında olumlu sonuçlar verse de daima varsayımsallık gölgesi altında kalmaktan kurtulamamaktadır.

Altay dönemi Türk dilinin karanlık ve varsayımsal dönemidir. Bu dönem, Türkçe, Moğolca, Mançu-Tunguzca, Japonca ve Korecenin binlerce yıl önce aynı atadile sahip oldukları dönemdir. Buna dünya dil tasniflerinde “Ural-Altay Dilleri Teorisi” adı verilir. Bu teori, esasen 18. yüzyılda İsveçli Subay Philipp Johann von Strahlenberg (1676-1747)’in meşhur Das nord und östliche Theil von Europa und Asia Stockholm 1730) [=Avrupa ve Asya’nın Kuzeyi ve Doğusu] adlı eserinde sözünü ettiği ortaklıklara dayanır. 19. yüzyıla gelince teoriye önemli eleştiriler yapılmış ve böylece bu grup “Ural Dilleri” ve “Altay Dilleri” olarak ikiye ayrılmış ve Türk, Moğol, Mançu-Tunguz dilleri Altay grubunu oluşturmuştur.

1940’lardan sonra yapılan araştırmalarda Kore dilinde de bir Altay dili tabakası olduğu tespit edilmiştir. 1970’li yıllarda da Japoncanın Aynu lehçesi bu aileye dahil edilmiştir. Altay dilleri teorisi ile ilgili günümüzde hâlâ çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Bu diller arasındaki akrabalıklarla ilgili çeşitli görüşler bulunmaktadır. Bunların başında, ortak kelimelerin Ana Altay çağından olmayıp söz konusu gruba giren dillerin gelişmelerini tamamladıktan sonra birbirlerinden yapılmış alıntılar olduğu yönündeki görüş gelmektedir. Bunun aksini savunanların iddiası ise, ortaklıklarda düzenli ses denklikleri bulunduğu yönündedir. Bunlara göre, Altay dillerindeki ortak kelimelerin az bulunuşunun sebebi, bu dillerin yüzyıllar boyunca sözlü kültürle gelişmeleri ile ilgilidir. Her ne olursa olsun, bugün Altay dilleri adı verilen ailenin üyeleri arasında ortak kelimeler, ses denklikleri ve ortak dilbilgisi kuralları bulunması sebebiyle bu teori, hâlâ güncel, canlı bir dilbilim alanı olarak bilim dünyasında varlığını devam ettirmektedir.

Altay dillerinin ortak özellikleri:

  • Zaman içinde kimi dillerde bozulmuş olmasına rağmen Altay dillerinde ses uyumu bulunmaktadır.
  • Altay dillerinin hepsi bitişkendir. Kelimeler, kök ya da gövdeye belirli ekler getirilerek yapılır.
  • Altay dillerinde yalnızca son ekler vardır. Kelime önüne ya da içine ek getirilemez.
  • Cümle unsurları, özne+tümleç+yüklem sırasıyla dizilir.
  • Tamlamalarda tamlayan tamlanandan önce gelir.

TÜRK BOYLARININ TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞI: EN ESKİ TÜRKÇE ÇAĞI

Altay teorisine göre, Ana Altay ata dilinden ayrıldıktan sonra bağımsız bir Türk-Çuvaş dil birliği dönemi yaşamıştır. Bu dönemin tarihlendirilmesi konusunda çeşitli zorluklar bulunmasına rağmen, ortalama M.Ö. 3000-4000 yılları olduğu tahmin edilmektedir. Yazılı kültür o çağlarda henüz oluşmadığı için, dil ilişkileri de ancak günümüzde yaşayan dillerdeki ortak sözlerden çıkarılabilmektedir. Modern dilbilim, kelimelerin tarih boyunca yaşadığı gelişmeleri dikkate alarak karşılaştırmalı dil çalışmaları ile ilgili çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Nostratik ve Avrasyatikdil teorilerinde Türkçenin bu dönemleri ile ilgili bilgilere ulaşabilmek mümkün görünmektedir. Nostratik teori, Rus dilbilimci Slavist Vladislav İlliç-Svitıç tarafından ortaya atılmıştır. Svitıç, Hint-Avrupa, Ural, Altay, Hamî-Samî ve Kartvel dil ailelerini bu grupta toplamıştır. Daha sonra bu gruba Th. Burrow ve M. Emeneau tarafından Dravid dilleri de eklenmiştir. Avrasyatik teoriyi ise Greenberg ileri sürmüştür. Buna göre, Etrüsk, Hint-Avrupa, Ural-Yukagir, Altay, Kore-Japon-Aynu, Gilyak, Çukçi, Eskimo-Aleut dilleri aynı dil ailesine mensuptur ve bu dillerdeki 437 kelime ortaktır. Günümüzde dil bilimciler tarafından bu teorileri destekleyen etimoloji sözlükleri, gramerler ve monografik araştırmalar yayımlanmaktadır.

Nostratik ve Avrasyatik teoriler dışında Türk dilinin en eski çağları hakkında bilgi veren kaynaklardan biri de Sümer metinleridir. 20. yüzyılın başında keşfedilen ve çözülen Sümer çiviyazılı metinleri üzerinde yapılan çalışmalarda Türkçe ile ortak kelimeler tespit edilmiştir. Benno Landsberger (1890-1968) ve Osman Nedim Tuna (1923-2001) tarafından yapılan ses denkliklerine dayanan karşılaştırmalı sözlüksel çalışmada 160 civarında sözcüğün ortak olduğu ortaya konmuştur. Bu bulgulara göre, Türkçe ve Sümerce M.Ö. 3000’lerde birer canlı dildi ve bu dilleri konuşan halklar birbirleriyle ortak bir coğrafyayı paylaşmışlardı.

Türk yazılı ve görsel kültürünün izlerine son zamanda yapılan araştırmalarla ortaya çıkan petrogliflerde (kaya resimleri) de rastlamaktayız. Kazakistan ve Kırgızistan’daki kayalarda bulunan ve tarihlendirilmeleri M.Ö. 25 binlere giden petroglifler bu dönemdeki Asyalı göçebelerin kültür hayatı hakkında önemli ipuçları vermektedir. Geniş Asya bozkırlarında avcı göçebeler olarak yaşayan bu topluluklar aynı zamanda çeşitli inanç ritüellerine sahiplerdi. Onlar, gök tasavvurları, yaratılış, Tanrı, yaşam, av, ölüm gibi birtakım evrensel değerleri kayalara resmetmişlerdi.

Yazılı kültürün henüz gelişmediği çağlarda konuşulan dillerle ilgili bilimsel veriler elde etmek son derece güçtür. Söze dayalı olan dilin zamanda kalıcı olabilmesi için mutlaka yazılması gerekir. Yazılı kültürün geç geliştiği Türk topluluklarının yazı öncesi dönemlerdeki dil kullanımları ile ilgili bilgilere ancak yazılı kültürü gelişmiş komşu topluluklara ait belgelerde rastlanmaktadır. Bu yüzden, Türk dilinin en eski çağları ile ilgili bilgileri Sümer, Çin, Bizans ve Soğd kaynaklarında aramak gerekir.

BELLEKTEN BİTİGE GEÇİŞ: ESKİ TÜRKÇE ÇAĞI

Türk dilinin ilk yazılı belgelerin bulunduğu döneme Türkoloji literatüründe “Eski Türkçe Çağı” adı verilir. Bu dönem, II. Göktürk İmparatorluğu (682-744) döneminde ilk Türkçe metinlerinin oluşturduğu dönemden başlayarak Karahanlılara kadar devam eder. Eski Türkçe çağı, dilimizin ilk yazılı metinleri olan Kül Tigin (732), Bilge Kağan (735) ve Tunyukuk yazıtları ile başlatılır. Bu yazıtların dikildiği zaman Orhun-Yenisey vadisinde bunlardan başka daha yüzlerce irili ufaklı yazıt bulunmaktadır. Bunlardan, Türkler arasında yazı kültürünün 8. yüzyılda yayılmaya başladığı anlaşılmaktadır.

Moğolistan’da başlayan bu yazılı kültür sürecinin değişik parametreleri bulunmaktadır. Bunların başında yazı ve yazı teknolojinin oluşturulması gelmektedir. Eski Türk yazıtları, taşa oyularak sağdan sola istiflenen bir “taş alfabesi”yle yazılmıştır. Bu dönem metinlerinde 60 civarında değişik “runik” işaret kullanılmıştır. Bu işaretlerin benzerleri hemen hemen bütün kuzey Avrasya’da görülmektedir. Bu alfabede yer alan yazı karakterleri, İsveç, Norveç ve Finlandiya’da görülen runik işaretlerle benzerlik gösterdiğinden bu alfabe batı bilim dünyasında “Runic Inscription” olarak adlandırılmaktadır. Alfabenin kökeni ile ilgili çeşitli görüşler bulunmaktadır. Bunların içinde Türk tarafından “millileştirilmiş” Arami asıllı olma ihtimali olan görüş daha ön plana çıkmıştır. Zira Türk dilinde anlam ayırt edici kapalı e (e), damak n’si (q) gibi “millî” sesler için müstakil işaretlerin bulunması bunun en büyük delili sayılmalıdır. Ayrıca ünsüz bakımdan Türk dilinin fonetik sistemine uygun olarak ön ve art sıradan ünsüzlerin bulunması alfabe üzerinde Türklerin “çalıştıklarını” göstermektedir. Anlaşılan odur ki bu alfabe Türk orijinli olmasa da Türkler tarafından zenginleştirildikten sonra Türk göçleri ile Kuzey Avrupa, Kafkasya ve Balkanlar başta olmak üzere bütün Avrasya’ya yayılmıştır.

Bu dönemde taşlara oyularak yazılan bu yazıtlarda Türk dilinin o dönemdeki yapısı ile ilgili önemli ipuçlarını görmekteyiz. Buna göre, bu yazıtlarda kullanılan dil, ileri öğeler adı verilen kavramlara sahiptir. Yani bu dilde soyut adlar, atasözleri, deyimler, zıt anlamlılar, eş anlamlılar, özgün sayı sistemi, oturmuş gramer kalıpları vardır. Bunun başlıca dil göstergelerinin başında üslup mükemmelliği gelir. Yazıtlarda, olaylar sade, açık, samimi ve abartısız bir dille anlatılmakta; bütün duygu, düşünce ve kavramlar ifade edilebilmektedir. Bu “ifade edilebilirlik”, dilin çok eski zamanlardan beri kullanılarak işlendiğinin delili olarak anlaşılmalıdır. Çünkü dil, zaman içinde işlendikçe gelişen, geliştikçe kavram alanları genişleyen bir yapıya sahiptir. Yazıtlarda, bu üslup zenginliği yanında yer yer sözlü kültür döneminin izlerini yansıtan secili (düz yazı kafiyesi) anlatımlara başvurulur.

Göçebe bir hayat tarzına sahip olan Köktürklerin dilinde de doğa ve hayvanlar dünyasına ait gözlemlere keskin benzetme ve iğretilemelere rastlanır. Bu da anlatımı güçlendiren bir başka özellik olarak karşımıza çıkar.

Köktürk yazıtları, dilin anlatım gücünü ve ifade zenginliğini gösteren atasözleri, deyimler ve kalıplaşmış yapıların sıklıkla kullanılmasıyla da dikkati çekmektedir. türük bodun tok arkuk sen açsık tosık ömez sen bir todsar açsık ömez sen (Költigin Yazıtı, Güney yüzü, 8. satır) “(Ey) Türk halkı, (sen) tok (gözlü ve) aksisin: Açlığı tokluğu düşünmezsin; bir (de) doyarsan açlığı (hiç) düşünmezsin”. Türk milletinin tok gözlüğüne, açlığı ve tokluğu fazla önemsemeyen bir karaktere sahip olduğuna dair bir gözlemin dile getirildiği bu ifadenin açıkça atasözü olduğu anlaşılmaktadır.

Yazıtların dil bakımından önemli bir özelliği de soyut sözcüklerin fazlalığıdır. Dil, önce somut olan nesne ve fiilleri adlandırır, sonra geliştikçe soyut kavram alanı oluşturmaya başlar. Bu bakımdan soyut söz varlığı, dillerin gelişmişlik ölçütlerinden biri olarak kullanılır. Köktürk yazıtlarında çok sayıda soyut durum ve kavramı karşılayan sözcük yer almaktadır. Doğan Aksan’ın, “ileri ögeler” olarak saydığı bu sözlerden birkaçı şunlardır: anyıg “kötü”, armakçı “hilekar, aldatıcı”, başlıg “gururlu”, bun “dert, sıkıntı”, könül “gönül”, kut “talih, baht açıklığı”, öd “zaman”, ötüg “rica”, törü “töre, yasa”, tüz “doğru, uyumlu”, yablak “kötü, fena”, yazuk “hata, günah” …

Bunlar, ancak dilin yüzyıllarca kullanımıyla oluşan yapılardır.

Orhun vadisinde yazılan bu metinlerin dili, bu coğrafyanın sakinleri ve sahipleri olan Hun, Göktürk ve Avarların yaşam tarzını göstermektedir. Bu dil, yalın, heybetli, fiil ağırlıklı, kısa ve yalın cümleli işlenmiş, kristalize olmuş bir bozkır üslubudur. Aynı zamanda birer tarih metni olan Orhun yazıtları, bu yönüyle yalnızca Türk dilinin değil, aynı zamanda insanlık tarihinin en önemli kültür miraslarından biridir.

BOZKIRDAN VADİYE İNİŞ: UYGUR RÖNASANSI

Eski Türkçenin ikinci evresini Uygur dönemi metinlerinin dili oluşturur. 744’de Basmıllarla ittifak yaparak Göktürklerin Açina hanedanını yıkıp Türk devletinin başına geçen Uygur Yaglakar hanedanı, ilk yıllarında Göktürklerin taşa yazma geleneğini devam ettirmiştir. Onlar da tıpkı selefleri gibi taşlara anıt metinler yazmışlardır. Ötüken Uygur devletinin meşhur kağanı Moyun Çor adına dikilen Taryat, Tes ve Şine Usu yazıtları bunlardan ilk akla gelenlerdir.

762’de Çin’de meydana gelen bir kargaşayı bastırmak üzere Çin’e sefer yapan Bögü Kağan, Mani rahipleri tarafından ikna edilerek Maniheizm’i kabul etmiştir. Türklerin Maniheizm’e davet edilmesi yeni değildi. Daha önce Bilge Kağan’ın bu dine davet edildiği ve Tunyukuk tarafından bu talebin kabul ettirilmediğine dair bilgiler vardır. Türk tarihinde bir dönem noktası olan Manihaizm’in kabulü aynı zamanda Türk dilinde de büyük değişim ve dönüşümlerin başlangıcı olmuştur. Uygarlık değiştirmenin temel gereçlerinden olan alfabe değişikliği bu dönemin en önemli olaylarından biridir. Bozkırda taşa küçük metinler yazılan Köktürkçe dönemi sona ermiş, artık kâğıda işlek bir el yazısı ile metinlerin yazıldığı Uygur çağı başlamıştır. Bu yönüyle birine taş uygarlığı diğerine de kağıt uygarlığı demek pek aykırı bir tabir olmasa gerekir. Uygurlar, Soğdlardan aldıkları sağdan sola ve bitiştirilerek yazılan bu kâğıt alfabesini hızla benimsemişlerdir. Kitleler hâlinde Turfan Tarım havzasına göç eden Uygurlar, burada yavaş yavaş yerleşik hayata geçip tarım ve ticaretle uğraşırken bir taraftan da yeni kabul ettikleri dinin gereğini yerine getirmek için Toharca, Çince, Sangritçe ve Soğdçadan Maniheist – Budist literatürü bu yeni alfabe ile tercüme etmeye başlamışlardır. Yoğun tercüme faaliyeti Türk diline Çin, Hint ve İran dilleri ile aynı coğrafyada bir medeniyet dili olma imkân ve fırsatını sağlamıştır. Bu tercümelerle Türk dili kavram alanını genişletmiş, Budizm’de kullanılan geniş kavram dünyası Türk diliyle ifade edilir olmuştur. Bu yönüyle Uygur dönemi Türkler için ilk büyük aydınlanma dönemi sayılmalıdır. Zira Türkler, bir yandan yerleşik hayata geçerken, diğer taraftan büyük Asya uygarlıklarını Türk diline tercüme etmişlerdir. Bundan sonra benimseyecekleri İslamiyet’i de kendi dilleri ile idrak edeceklerdir. Uygur tecrübesinin yaşanması, Türklerin, Fars ve Arap uygarlığına kendi milli dil ve kimlikleri ile adapte olmalarını kolaylaştırmış, bu dönemde oluşturulan yazılı kültür geleneği sonraki dönemlerin şekillenmesinde temel belirleyici olmuştur.

İlk Türk Rönesans’ı sayılabilecek Uygur çağında Türk dili her bakımdan gelişmiştir. Köktürkler döneminde sınırlı sayıda söz ve kavram alanına sahipken, bu dönemde yapılan çeviriler sayesinde gerek gramer yapısında gerekse söz varlığı sahasında önemli gelişme ve değişmeler olmuştur. Bu arada analitik dillerin cümle yapıları Türkçeyi etkilemiş; birleşik, bağlı cümle yapısına ilk olarak bu dönem metinlerinde rastlanmıştır. Ayrıca bu dillerden çok sayıda dinî kavram ve kelime dile girmiş, bunların önemli bir bölümü Türkçe köklerle yeni kelimeler yapılarak karşılanmıştır.

Uygur çağının bir başka özelliği Türklerde yazı kültürünün başlangıcını teşkil etmesidir. Sağdan sola ve işlek bir el yazısıyla yazılan bu alfabe yüzyıllar boyunca Türkçe metinlerin yazımında kullanılmıştır. Uygur alfabesi, 10. yüzyılın ortalarında Müslümanlığın kabul edilmesinden sonra da kullanılmış, Kutadgu Bilig, Atebetü’l-Hakayık gibi önemli eserler bu alfabe ile yazılmıştır. Hatta 15. yüzyılda Fatih’in sarayında bu alfabeyi bilen bakşı unvanlı uzman kişilerin bulunduğu bilinmektedir.

Etiketler: , , , , , , , , ,

Yorum Yaz