TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÇİN KÜLTÜRÜ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÇİN KÜLTÜRÜ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Türkler ile Çinlilerin ilişkileri beş bin yıla yakın bir tarihe sahiptir. Bilindiği gibi, Orta Asya’nın ilk sakinleri olan ve yüksek düzlüklerde oturan Türkler, MÖ 3 binli yılların ortalarında bugünkü Shensi ve Kansu eyaletlerini kendi kültürlerinin merkezi durumuna getirmiştir.[1] başlıca olarak bozkır hayatı üzerine kurulmuş ve gelişmiştir. Aynı kültür sırf yerleşik hayata dayanan Çin kültüründen birçok bakımdan ileri gitmiştir. Dolayısıyla, Çinliler Türklerle ilk temasa geçtiği devirlerden itibaren Türk kültürüne ilgi duymuş ve tarih boyunca aynı kültürün yoğun etkisi altında yaşamıştır. Tarihin her çağında harp bakımından yükselmek ve refah içinde yaşamak isteğinde olan Çinlilerde, Türk kültürüne sıkı bir biçimde bağlanmak önemli bir araç olarak seçilmiştir. Sinolog Eberhard da, Çin kültürünün teşekkül etmesinde dört tarafta yaşayan komşu kavimlerin büyük katkıda bulunduğunu bildirmiştir. Bunlar arasında Türkler, en kuvvetli ve en mühim rol oynayan kavimdir. Bu yüzden, Türklerin Çin kültüründeki etkileri toplumsal hayatın bütününü kapsamaktadır. Hatta Çin tarihi için bir başlangıç ve dönüm noktası teşkil ettiği devirler de çok defa görülmüştür. Ayrıca, çeşitli sebeplerden dolayı, Orta Asya’dan dışarıya doğru yönelen Türklerin göç ettiği istikametlerinden biri Kuzey Çin olduğundan, aynı bölgeler bir Türk ülkesi durumuna gelmiştir. Fiilen, günümüzde Kuzey Çin’de bulunan Çinlilere dikkatlice bakılırsa, onlar arasında Türk ırkının özellikleri de dâhil, köklü Türk kültürünün çeşitli belirtileri bariz bir biçimde görülür. Türk ve Çin arasındaki kültür ilişkilerine geçmeden önce Sinolog W. Eberhard’ı anmak büyük bir gönül borcumuzdur. Eberhard şimdiye kadar Çin kültüründeki Türk etkilerini tespit etmek üzerinde çalışan bilginlerin başında gelmektedir. Onun emekleriyle aydınlığa kavuşan pek çok konu bizim bu çalışmamız için bol ve önemli bir kaynak teşkil etmektedir. Dolayısıyla, ona olan şükran borcumuz büyüktür.

Türk kültürünün Çin’deki etkileri iki döneme ayrılmaktadır. Birinci dönem, MÖ 2000’de başlamış ve 1368’de kurulan Ming Devleti zamanına kadar devam etmiştir. Aynı dönemin ilk belirtileri Yang-Shao diye anılan ve bugünkü Çin kültürünün esasını teşkil eden yeni kültürde görülmüştür. Takriben, MÖ 2000’de Kuzey ve Batı Çin’in dağlık bölgelerinde en parlak devrini yaşayan Yang-Shao kültüründe boyalı çanak çömlek ön planda gelmiş ve tipik bir özellik arz etmiştir. Bu, içinde Türk unsurları da bulunan karışık bir kültür olmuştur.[2] Aynı kültürün en büyük özelliği sayılan boyalı çanak çömleğin Türkler tarafından getirildiği hakkında bilginler birleşmektedir. Günümüzde Doğu Türkistan’daki eski kültür izlerinde bu çeşit boyalı çanak çömlekler bolca bulunmaktadır. Çinlilerin kurduğu ilk devlet zannedilen ve MÖ 1800-1500 yıllarında iktidarda bulunmuş olması muhtemel olan Shia sülalesinin, Yang-shao kültürü üzerine kurulduğu bilinmektedir. Bu kültürde de yeni bir kültür unsuru olarak ilk defa tunç görülmüştür. Belki de Shia sülalesinin kurulmasının sebebi tunçun ithalidir. Tunç da Çinlilere yine Türklerden gelmiştir.

Çin’de tunçun izlerine, ilk önce Yang-Shao kültürünün orta tabakalarında, yani takriben MÖ 1800 yıllarında rastlanmakta ve MÖ 1400’de çok fazla yayılmış bulunmaktadır. En eski silahların şekilleri Sibirya’daki silahların şekillerine benzediğinden mitoloji ve muayyen bazı delillerin hepsi tunçun Çin’e kuzeyden geldiğini ve Çin’de teşekkül etmediğini gösterdiklerinden, bu olaylara göre, bronz, Türk kavimleri vasıtasıyla Doğu Asya’ya getirilmiştir. Bundan anlaşılıyor ki, bronz dökme sanatı, ilk önce Türk kavimleri tarafından ithal edilmiştir.[3]

Shia sülalesi zamanında, Türk kültürünün Çinliler üzerindeki etkilerinden biri musiki sahasında görülmüştür. Aynı yüzyıllarda, aralarında Türklerin de bulunduğu komşu kavimlerin musiki ve dansları Çinlileri etki altına almaya başlamıştır. Eski Çin kaynaklarından “Chou İkramları”nda, Tilo adında bir adamın yabancı kavimlerin musikilerini öğrenen ilk sanatkâr olduğu kaydedilmiştir.[4]

Shang sülalesi zamanında (MÖ 1450-1050), Türk kültürünün etkileri devam etmiştir ve önceleri Çin’de dünyayı idare eden büyük ilah Shan-Di kültünün yerini gittikçe Türklerin Gök dini almıştır. Nitekim Çin’de Shang devrinde bir kültür değişmesi başlamış ve önceki Çin toprak-bereket tanrıları yanında Gök dini kendini hissettirmiştir. Çok tanrılı bir dine sahip olan Çin’de tanrıların en büyüğü sayılan Di bir tarım-toprak tanrısı idi. Toprak, ana tanrıça olarak tasavvur olunuyordu. Sonraları Di, Gök dininin tesiriyle, insanların atası olan bir tanrı-kral haline gelmiştir.[5] Shang sülalesi kurulduğu ilk senelerde, yani MÖ 1450’de, Türk kültürünün en mühim hayvanı olan at, Çin’e getirilmiştir. Bunun yanında harp arabası da Çin’e girmiştir.[6] At ve arabanın nakledilmesi Shang devletinde birçok bakımdan çabuk değişme yapmıştır. Şimdi araba sahipleri, kısa bir zamanda Shang devletinde imtiyazlı zadegân tabakasını teşkil ediyorlar, bir nevi asilzade oluyorlar ve devletin şekli daha ziyade bir derebeylik şekline yaklaşıyordu. Hükümdar ailesi de arabayı ve bununla daha büyük istilalara müsait olan yeni bir harp tekniği kabul ediyordu. Böylece, Shang devleti zamanla artan Kuzey (Türk) tesiriyle değiştirildikten sonra genişlemiştir ve eski çağlardan beri Tibetlilerle birlikte Türk kabilelerinin yaşadığı bölgeye uzanmıştır.[7]

Çin’de bronz sanatı Shia döneminde Türklerden ithal edildiği gibi, Shang devrinin en yüksek sanat eserleri şüphesiz ki, bronzlardır. Aynı devirde bronz dökücülüğü kuzeyden hicret etmiş Kun-vu adlı bir kabilenin elinde bulunmuştur. Muhtemelen bu kabile Türktür. Bunun için Shang devri bitip Chou devri başladığı zaman, bronzların şekilleri ve örnekleri de değişmemiştir.[8] Shang kültüründe Türk unsurlarının bununla münhasır kalmadığı vurgulanmaktadır ve hatta Shangların kendi dillerinin de aslında Türkçe olduğu iddia edilmektedir.[9]

Şimdiye kadar ekseriyetle Çinlilerin kurduğu bir devlet olarak zannedilmekte olan Chou sülalesinin (MÖ 1050-256) aslında Orta Asya’dan gelen Türkler tarafından kurulduğu ve aynı devlet aracılığıyla eski Türk inançlarının, hukuk düşüncesinin ve pek çok Türkçe sözlüğün Çinlilere geçmiş olduğu 19. yüzyılda Türkoloji bilginleri tarafından kabul edilmeye başlayan bir fikirdir. Çinli bilim adamı Shui-zhong-Shu da Chouların, Çin kaynaklarında Bai-Di (“beyaz Türk” anlamında gelir) olarak zikredilen Türklerden neş’et ettiğini bildirmektedir.

turklerin-uzakdogkulturlerine-etkisi1[1]

Chouların Çin’de görülüp devlet geliştikçe yerli unsurlarla karışan bozkır Türk kültürü, Çin’de yayılmış ve bu iki kültürün kaynaşmasından gerçek Çin medeniyeti ve Çin topluluğunun esasları kurulmuştur.[10] Bahsedildiği gibi, gerçek Çin tarihinin başladığı Choular devrinde (MÖ 1050-247) yerli kültür üzerinde kuzeybatı tesirleri büsbütün arttı. Türk menşeli oldukları ileri sürülen Choular, içinde güneş, ay ve yıldız kültlerinin bulunduğu Gök dinine inanıyorlardı. İlk etkileri Shang devrinde görülen Gök dini, bu tarihten sonra da Çinliler üzerinde ve düşüncelerinde olağan üstü bir rol oynamaya devam etmiştir. Daha önceleri Çin’de, dünyayı idare eden büyük ilah Shan-Di kültü hâkim iken, Chou(Çu)lar onu ortadan kaldırıp, natüralizm ve kahramanlar kültünü yerleştirmişler. Başkent Loyang Şehri bu dinin tesiri ile, dünyanın merkezi sayılıyordu. Nihayet yüksek iktidara sahip hükümdar, Çin’de “Gök’ün oğlu” mertebesine yükseltildi. Choular, Çin’e yeni bir idare sistemi ve yeni akideler getirmişlerdir. W. Koppers de onları Orta Asya’dan Çin’e yeni devletçilik sistemi getiren atlı Türkler olarak kabul etmektedir.

Herhalde Choular zamanında, birisi sihirbazlık, diğeri din umdelerini temsil etmek üzere, Türklerin çift krallık usulü hakim bulunduğu malumdur. Bunlardan sihirbazlığı temsil eden kralın, Shanglardan kaldığı kabul olunmaktadır. G. Haloun ilk Chou Kralları isimlerinin dört heceli olmasını dahi bunların Türklüğü ile ilgili görmektedir. Bazı muasır siyasi Çin münevverlerinin, kadim Türk-Çin münasebatından bahsederek yazdıkları yazılarında, Chou Hükümdarı Ton’un zamanından miras olarak bunlardan “eti”, “kuta”, “anru”, “tay” gibi Türkçe kelimelerin kalmış olduğu eski Çin kaynaklarından alınarak yazıldı. Finlandiyalı Mongolist G. J. Ramstedt, Çin ve Kore dillerinin bugün konuşulan lehçeleri üzerinde tetkikatta bulunarak, Türk dilinin yalnız eski Çin dili üzerindeki tesirini tesbit etmekle kalmamış, Türk dilinin en eski inkişaf sahasının şimali Çin ve Kore mıntıkası olduğunu dahi ileri sürmüştür.[11] Günümüzde Kuzey Çin’de yaşayan Çinlilerin dilinde Türk dilinin etkileri bariz olarak görülür. Örneğin, Türkçe “ben yemek yemem” cümlesi Çinlilerde “men bu çi” şeklinde söylenir. Özkan Öztekten tarafından “6.Uluslararası Türk Kültür Kongresi”ne sunulan “Dünya Dillerinde Türkçenin İzleri” adlı bir bildiride, Çincede bulunan Türkçe sözlüklerin sayısının 300 den fazla olduğu bildirilmiştir. Türk ve Tibetlilerden müteşekkil olan süvariler de Chuo devletinin ilk yıllarından itibaren Çin’de savaşlara sevk edilmiştir.[12] Eskiden çoban olan bu istilacılar, ziraatla meşgul olan Shanglardan harp esirlerini daha iyi kullanmasını bildiklerinden, insan kurban etme âdetini ortadan kaldırmışlardı. Choular Çin’de mezar şekillerini de değiştirmiştir. Shang devrinde toprak altında ev şeklinde mezarlar yapılmıştır. Şimdi ise büyük bozkır sakinlerinin tercih ettikleri gibi, büyük Tümülüs – mezarlar yapılıyordu. Yani Chou hükümdarlarının mezarları ise, Orta Asya’dakilerin şekillerine çok benzeyen büyük tepeler halinde idi.[13] Bu çeşit mezar tarzının Çin’de son zamanlarda Chin, Han ve Tang dönemlerinde de devam ettiğini iyi biliyoruz. “Herhalde, bu Choularda, tamamıyla son zamanlarda Türk kavimlerinde görülen bazı âdâtın hâkim bulunduğunu gösteren kayıtlar, lisanî mütalaalara nispetle daha kuvvetlidir. Ezcümle, bunlarda ölmüş ecdada nisbetle tatbik olunan tabu tamamıyla Türkçe olmuştur.”[14]

Chou devrinin ortalarında Türk musikilerinin Çin’de büyük bir yankı uyandırdığı bilinmektedir. MÖ 6. yüzyılda Türklerin bir bölüğü Çin’e gitmiş ve il Dağça devletini kurmuştur. Çinliler arasında şarkı söylemek ve dans oynamak suretiyle yaşamını sürdüren bu Türklerin, Çin’e yeni sanat unsurlarını getirdiği anlaşılmaktadır.[15] MÖ 550-280 yılları arasındaki devirde bütün Çin felsefesinin ve cemiyet nizamının esası kurulmuş ve büyük filozoflar da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Çin tarihinde ünü son zamanlara kadar devam edegelen ve “Çin Sokratesi” diye tavsip edilen Konfüçyüs’ün akidesi, sosyal felsefesi ve siyasi gayesi Türklerin Gök dini ve ona dayanan hukuk düşüncesinden gelmiştir. Bu yüzden, Konfüçyüs’ün tanrıyı en büyük kudret olarak tasavvuru, devlet-aile, tanrı-hükümdar münasebeti ve ahlak düşünceleri Türklerin tanrı, kut ve töre anlayışları ile bir paralellik arz etmektedir. Konfüçyüs’ün eski Türk telakkilerini nakil ve izah ettiğine dair diğer bir delil de, Tanrı’dan bahsederken, Çinçe olmayan “Tien” sözünü kullanmasıdır. O, Lun-yü (Felsefe Konuşmaları) adlı kitabında Gök ve Tanrı tabirlerini daima bu kelime ile karşılamıştır. Bu da Türkçe “Tanrı” (Tengri) kelimesinden başka bir şey değildir.[16] Bahsedildiği gibi, Konfüçyüz talimlerinin asli Çin Tanrı düşüncesiyle bir türlü alakası yoktur. Dolayısıyla, bu hususta en iyi araştırmaları yapan W. Eberhard haklı olarak şöyle demiştir: “Konfüçyüs’ün akidesi, Gök dininin sırf bir gelişmesinden ibarettir.”[17] Bir ekleme var ki, muharip devletler zamanında yaşayan Meng-Ze ve “Çin Roscelini” saymak gerekir olan Shun-Ze her ikisi Konfüçyüz tarafdarıdırlar. Her ikisi de Konfüçyüs fikirlerini geliştirmeğe çalışmışlar. Çin felsefesi de Konfüçyüz fikirleri dahil, Dao öğretisi ve Budacılık olmak üzere üç koldan gelişmiştir.[18]

Aynı devir Türk kültürünün Çinlilere yaptığı etkileri arasında demircilik de vardır. Türklerin demircilik ile sıkı bir bağları vardır. Ama Orta Asya’da Türklerin bu madeni ne zaman tanıdıklarının tarihini tayin etmek zordur. Çinlilere demirciliğin MÖ ancak 7. yüzyılda Choular zamanında malum olduğu fikri sanat tarihçisi O. Münsterberg tarafından ileri sürülmüştür. Fakat demirin geniş mikyasta ve silah imali için istimali Çin’de ancak milattan önce 300’lerde başlamıştır. Çin sanatı mütehassısı Carl. W. Bishop’un 6.5.1937 tarihiyle Columbia Üniversitesi hocalarından Dr. Thomasreade yazdığı bir mektubunda, en eski Çin demir silahları Shan-si eyaletinde ve Chou sülalesinin vatanı olan yerlerde bulunduğundan, demirin, “Steppe corridor”, yani Wei nehri havzasi yoluyla garptan gelmiş olduğunu ve bunu Chouların getirmiş bulunduğunu ileri sürmüştür.[19] Demirciliğin Çinlilere Türklerden gelmiş olduğunu Çinli bilim adamları da vurgulamaktadır. Bu konuda Sen-Zhong-Mian şöyle yazmıştır: “Sibirya’da bulunan her bir bölgede demir ocakları vardır …. Gök Türkler demire “Tamur” adını vermiştir. Aynı sözcüğün birinci hecesi olan “ta” ile Çincedeki “tie” (“Demir” anlamında gelen Çinçe işaret) nin eski telaffuzu aynıdır. Bu, Çin’de demir kullanma teknolojisinin Kuzey-Batı taraflardan gelmiş olduğunu kanıtlamaktadır.[20]

Hayvan üslubunun Türklerle ilgili olduğu hakkında fikir ayrılığı yoktur. Bu sanat üslubunun ilk belirtileri Orta Asya’da MÖ 3. bin yıllarına kadar gitmektedir. Fakat Karlgren tarafından yapılan yeni araştırmalar, bu üslubun MÖ 600’lerde doğrudan doğuya bronz sanatına tesir edilebilecek kadar gelişmiş olduğuna Shang devrinden kalan en yeni buluntular, hayvan üslubunun silah sanatının, hiç olmazsa, MÖ 14. yüzyılda tamamen gelişmiş olarak mevcut olduğuna şüphe bırakmamaktadır. En aşağı MÖ 600’den beri bu hayvan üslubu, eski Çin bronz kültürüne kuvvetle tesir etmektedir. Kuvvetli bir hayvan üslubu gelişmekte ve tamamen yeni şekiller ve yeni tezyinat meydana gelmektedir. Binicilik sanatının Çin’e girmesiyle koşum takımının ve arabaların madeni kısımlarında hayvan üslubunun tatbik edildiğini görüyoruz. Bunlar önce mevcut olmayan şeylerdi. Tezyinat daha ince ve zarif olmaktadır. Yeni tekniklerde kakma tekniği (renkli taşların kakılması) ve gümüş iplik tekniği (gümüş telin kakılması) çok kullanılmıştı. Bu yeni sanat, yalnız Çin’de kalmayıp, güney Çin’e ve Çin Hindistan’ına da gitmiştir.[21]

Özet olarak bu hususta, aynı devir Çin kültüründe köklü bir değişme yapan Türk kültürünün önemli belirtileri olarak Chou devletindeki görüntülerden anlaşıldığı üzere, iktisadi (at besleme), dini (gök kültü), idari (gelişmiş askeri karakter), sanat (hayvan üslubu) vb. gibi aslı Türk unsurları müşahede edilmiştir.[22]

Chou döneminin son zamanlarında Çin’de muharip devletler denilen mahalli hanedanlar ortaya çıktığı zaman, Çinliler de Türk kültürünün üstünlüğünü daha iyi hissedilmeye başlamıştır ve derebeylik hükümdarları arasında Türk kültürü hakkında münakaşalar sürmüştür. Neticede, önemi kavranılmış olan Türk kültürü Çinliler tarafından planlı olarak kabul edilmeye başlamıştır. Yukarıda bahsedildiği gibi, atın Shang ve Chou dönemlerinde Çin’e girmesine rağmen, Çinliler gruplar halinde savaşa hazır bir süvari haline gelememiş. Bu yüzden, diğer derebeylerin önüne geçmek isteyen Chao Kıralı Vu-Ling örf ve adetlerini değiştirmiş, maiyetine Hun elbiselerini giymeyi, binicilik ve okçuluk hareketlerini öğretmiştir.[23] Gerçekten, Chao Kralının girişimiyle, kuzeybatı Çin’de Türk tarzında bir süvari kıtası teşkil edilmiştir. Uzun seferler esnasında türlü güçlüklere ve değişik iklim şartlarına kolayca göğüs gerebilmesi, zamanımız araştırmacılarını bile hayrette bırakan Türk ordusu sağlamlığı, kudreti ve silahlarının üstünlüğü dolayısıyla yabancılar tarafından ilk taklit edilen bozkır müessesesi olmuştur. Söylendiği gibi, Çin askeri gücünü Türk usulünde düzenlemek ve donatmak teşebbüsü önce Chao krallığında görülmüş, daha sonra Chin imparatoru meşhur Shi-Huang-ti devrinde (MÖ 247-210) hızlandırılmış, Han imparatoru Vu-ti (MÖ 141-89)’nin kumandanlarından Wei-tsing ile, bunun yetiştirmesi olup, Hun sisteminde 140 bin kişilik bir süvari kuvveti çıkaran Ho-Kü-Ping tarafından başarıya ulaştırılmıştır. Ho-Kü-Ping Turan taktığını uygulayan ilk yabancı kumandan olarak bilinmektedir. Atlı birlikler teşkili yolu ile Türk silahları, aslında bozkır Türk süvari elbisesi olan ceket, pantolon, Hun başlığı ve çizme de Çin’e girdi. Sürek avları da orada göründü. Bu ıslahat ve taklitler Göktürkler çağında da devam etti.[24]

Türklerde 4000 yıllık bir tarihi bilinen on iki hayvanlı Türk takviminin de Çinlilere geçtiği bilinmektedir. Ama ne zaman geçtikleri kesin olarak belirtilmemektedir. Chin sülalesinin bir Türk devleti olduğu fikrini ileri süren ünlü şarkiyatçı Çavans, bu devletin hüküm sürdüğü sıralarda, on iki hayvanlı takvimin ve dört temel unsurdan kaynaklanan dört cihet düşüncesinin Türklerden Çinlilere geçtiğini bildirmektedir.[25] Bahsedilmesi icap eden bir şey var ki, ilim sahasında Chin sülalesinin bir Türk devleti olduğu henüz tam olarak kabul edilmezse de, aynı devletin koyu bir Türk kültürüne büründüğü hakkında fikir ayrılığı yoktur. Chin sülalesinde başlangıçtan beri ahalinin ekserisinin saf Çinli olmadığına, Türkler ve Tibetlilerle çok karışmış olduğuna şüphe yoktur. Saf Çinliler bu devletten “yarı barbar” diye bahsederler. Zamanla bu yabancı tesir azalmıyor, mütemadiyen tazeleniyordu. Chin’in en meşhur nazırlarından biri olan Yo-Yü, yabancı menşedendir. Yabancı tesirle devlet, Çin’in diğer feodal kültürleriyle hiç bir zaman fazla kaynaşmamıştır. Bunun için feodalizmden en kolay kurtulabilen bu devlet olmuştur. Bu devlette göçebe muharip kavimlerinin tesirleri çok olduğundan, ilk defa burada, bütün halkın hatta köylülerin de harpte kullanılacakları fikri yayılmaktadır. Bu yüzden aynı sülale gittikçe askeri bir mahiyet almıştır. Shi -Huang-tinin kendisi de göçebe kavimlerin eski kuzey kültürlerine ait bir fikri kabul ettiğini görüyoruz.[26] Türk bilim adamlarından Osman Turan’a göre, aynı takvim MS 48’de Şan-şı eyaletine yerleşen Hunlar vasıtasıyla Çin’de intişar etmiştir.[27] Çin’de MS 1. yüzyıllara dayanan belgelerde bu sistemin izleri görülebilir.

Etiketler: , ,

Yorum Yaz