Türk Milliyetçiliğinin Manifesto Yazarı: YUSUF AKÇURA

Türk Milliyetçiliğinin Manifesto Yazarı: YUSUF AKÇURA

’nın ünlü makalesi “” batılı bilim adamlarınca “Komünizm için Komünist Manifesto neyse için de odur” şeklinde değerlendirilmiş ve makale Türkçülüğün manifestosu olarak kabul edilmiştir.[1] Türkçülüğün Osmanlı imparatorluğunda kurumsallaşması sürecinde de Akçura aktif rol oynamış, Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocakları gibi ilk Türkçü orga­nizasyonların kurulmasında ön planda olmuştur. Cumhuriyet sonrası dönemde ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin (Türk Tarih Kurumu) kuruluşunda yer almıştır.

HAYATI

Yusuf Akçura, 2 Aralık 1879’da Kazan’ın Simbir şehrinde doğmuştur.[2] Babası çuha fabrikatörü olan Hasan Efendi, annesi ise Bibi Kamer Banu Hanımdır.[3] İki yaşında babasını kaybeden ve annesi tarafından büyütülen Akçura, maddi nedenlerden dolayı yedi yaşında İstanbul’a taşınmıştır.[4] İlköğrenimine Mahmut Paşa İlkokulu’nda başlamış, Kara Hafız İlkokulu’nda devam etmiştir. Askeri Rüştiye’yi bitirip ardından da Harbiye Mektebi’ne başlamıştır. Ancak Harbiye’de Genç Türkler’e katılmak ve destek olmak suçundan arkadaşı Ahmet Ferit Tek’le birlikte Divan-ı Harb’e gönderilmiş ve askerlik­ten uzaklaştırılmıştır.[5] Divan-ı Harp kararıyla Trablusgarp’a sürgüne gönderilen Akçura, bir müddet burada hapiste kaldıktan sonra, Genç Türkler’le Yıldız Sarayı arasında yapı­lan bir anlaşma neticesinde hapisten çıkarılmış, cezasını serbest bir şekilde çekmesine karar verilmiştir.[6]

Yusuf Akçura - 1Bir süre sonra rütbesi iade edilen Akçura, Trablusgarp fırkası Erkan-ı Harbiye’sinde öğretmen olarak çalışmaya başlamıştır. Kalan cezasını çekmemek için, 1899’da arkada­şı Ahmet Ferit’le birlikte Trablusgarp’tan kaçarak Paris’e geçmiştir.[7] Paris’te Serbest Siyasi İlimler Okulu (Ecole Libre Des Sciences Politiques)’na kaydolan Akçura, 1903’de “Osmanlı Saltanatı Kurumları Tarihine Ait Bir Deneme” (Essai sur l’histoire des Institutiones de l’Empire Ottomans) adlı çalışmasıyla okul­dan üçüncülükle mezun olmuş­tur.[8]

Kazan’da kaldığı süre zarfında Kazan Muhabiri adlı bir gazete çıkartmıştır. Akçura, 28 Ocak 1905’de Rus hükümetine Rusya Türkleri’nin dini, idari ve milli taleplerini bildirmek üzere kurulan dört kişilik komisyonda yer almış ve Türkler’in taleplerini iletmiştir.[9] 1905’de gerçekleştirilen Birinci Rusya Müslümanları Kongresi’ne de katılan Akçura, alınan karar gereği kurulan “Müslüman İttifakı Partisi”nin Genel Sekreteri olmuş­tur. Rus Çarlığı’nda Türkler’e uygulanan baskının artması sonucu takibe alınınca da Osmanlı İmparatorluğu’nda II. Meşrutiyet ilan edilmesiyle birlikte, 1908’de İstanbul’a dönmüştür.[10]

Akçura, I. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’un İngilizlerce işgal edilmesi sonucu Anadolu’ya geçerek, Türk Kurtuluş Hareketi’ne katılmıştır.[11] Bağımsızlık Savaşı sonrasındaki milletvekili seçimlerinde İstanbul’dan milletvekili seçilerek 1923’de meclise gir­miştir.[12] 1925’de yeni kurulan Ankara Hukuk Fakültesi’nde siyasi tarih profesörlüğüne tayin edilmiştir. 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ni kurmakla görevlendirilen aydınlar arasında yer almış, 1932’de cemiyetin başkanı olmuştur. 11 Mart 1935’de, bir kalp krizi sonrasında, geride birçok fikri eser bırakarak hayata veda eden Akçura, İstanbul’da toprağa verilmiştir.[13]

YUSUF AKÇURA’NIN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ANLAYIŞI

Yusuf Akçura’ya göre milletin farklı tarifleri vardır. Milletleşme aşamasında olan top­luluklar, kendi koşulları gereğince bir millet tanımı yapmışlardır. Almanlar ve Slavlar milleti tanımlarken ırka ve dil birliğine vurgu yapmış; Fransızlar birlikte yaşama arzusu ve iradeyi esas almış; İtalyanlar ise vatan ve dil birlikteliğine dayalı bir anlayışı benimse­mişlerdir.[14] Akçura’ya göre ise millet: “Irk ve lisanın esasen birliğinden dolayı içtimai vicdanında birlik hâsıl olmuş bir insan topluluğudur.”[15] Akçura, bu tanımda kullandığı ırk kavramını, kan ve soy birliği manasına gelen ırk anlamında kullanmamış, köken manasına gelen cins, kavim, nesep gibi anlamları muhteva eden bir kavram olarak kullanmıştır.[16] Niyazi Berkes ise, Yusuf Akçura’nın ırk kavramını millet kavramıyla eşan­lamlı olarak kullandığını ifade eder. Dönem itibariyle ırk ve millet kavramları Osmanlı toplumuna yeni yeni girmektedir ve bazen bu kavramlar anlamları dışında kullanılmak­tadır.[17]

Bir başka yerde ise Akçura milleti şöyle tarif eder: “… aynı menşe’den, yani aynı ırktan gelmek teşkilat-ı bedeniyesi ve lisanı aynı olan, aynı âdât ve ahlak ile mütahalli ve me’luf bulunan, maziyi tarihilerinde vahdet ve iştirak hasebiyle menafi ve hissiyatında ve binaenaleyh mu’tekidat-ı esasiyesinde muvafaat ve imtizac husule gel­miş olan efrad-ı beşeriyenin teşkil ettikleri bir cemiyete ‘millet’ namı verilir.”[18] Bu tanımdan yola çıkarak Akçura, Türk’ün tanımını şu şekilde yapmaktadır:

“Türkler dediğimiz zaman, etnografya, filoloji ve tarihle ilgisi olanların bazen Türk-Tatar bazen Türk-Tatar-Moğol diye yâd ettikleri bir ırktan gelme, adetleri, dilleri birbirine pek yakın, tarihi hayatları birbirine karışmış olan kavim ve kabilelerin tamamını murad ediyoruz. Bu cihetle İranlı ve Avrupalı bazı muhar­rirlerin Tatar dedikleri Kazanlılar, Azerbaycanlılar ile beraber, Kırgızlar, Yakutlar da Türkler tabiri içindedir”[19]

Batılı bilim adamları, “Komünizm için Komünist Manifesto neyse Türkçülük için de Üç Tarz-ı Siyaset odur” değerlendirmesiyle Akçura’nın makalesini Türkçülüğün manifestosu olarak kabul etmişlerdir.

Akçura’da, milliyetçilik fikrinin gelişmesi Fransa’daki eğitim yılları sürecinde oluş­muştur. Milliyetçilik fikrinin en canlı yaşatıldığı yer olan Fransa’da, Batı’daki farklı mil­liyetçilik anlayışlarını kavramış, Fransız, Alman ve İtalyan milliyetçiliklerinin sentezini yaparak, kendi milliyetçilik anlayışını ortaya koymuştur. Osmanlı İmparatorluğunun kurtuluşunu Türkçülük siyasetinde gören Akçura, Osmanlıcılığı savunanları eleştirerek bu akımın İmparatorluk içinde birliği sağlayamayacağını dile getirmiştir. Milliyetçilik akımının bu oranda güçlendiği dönemde, Osmanlı İmparatorluğunun, Müslüman olmayanları bir arada tutmaya çalışmasının beyhude bir çaba olacağını dile getiren Akçura, çözüm önerisi olarak Müslüman olmayan milletlere otonomi verilmesini savunmuştur.[20] Akçura, Fransa dönüşü Rus Çarlığı’nda kaleme aldığı ünlü Üç Tarz-ı Siyaset maka­lesinde de Osmanlıcılığın artık nasıl uygulanamayacak bir siyaset olduğunu etraflıca işlemiştir. Makalede Akçura, dönemin üç önemli siyasi akımı olan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğü ele almış ve bu siyasi akımların olumlu ve olumsuz yanlarını, uygulanabilirliklerini etraflıca tartışmıştır. Akçura’ya göre, artık Osmanlıcılık siyasetini izlemek imkânsızdır ve bunun nedenlerini beş başlık altında toplamıştır: Türklerin, Müslümanların, Gayrimüslim tebaanın, Rusya’nın ve Avrupa’nın büyük devletlerinin, Osmanlıcılık siyasetini istemediklerini ifade etmiştir.[21] Kosova Ovası’nda çiftçilik yapan bir Hıristiyan Sırp ile Arap çöllerinde bedevi hayatı süren bir Müslüman’ın hangi ortak paydada bir araya getirilip, bir Osmanlı milleti yaratılacağını sorgulamıştır.[22]

Yusuf Akçura - 2

İslamcılık ve Türkçülük konusunda ise kesin bir yargıya varamayan Akçura, İslam’ın halen çok güçlü olmasına ve insanları bir arada tutacak güce sahip olmasına rağmen, dış engellerin İslamcılık siyasetine mani olacağını iddia etmiştir. Çünkü İslam ülkelerinin büyük çoğunluğu Hıristiyan devletlerin hâkimiyeti altındadır: “Binaenaleyh, zamanı­mızda en kuvvetli İslam devleti olan Osmanlı Devleti’nin bile ciddi bir surette İslam birliği siyasetini takibe kalkışmasına, belki de muvaffakiyetle, karşı koyarlar.”[23] Akçura, Türkçüğün daha yeni yeni ortaya çıkan ve güçlenen bir siyaset olduğunu belirterek Türkçülük siyasetinin izlenmesindeki faydaları şu şekilde ifade eder:

“Dilleri, ırkları, adetleri ve hatta ekseriyetinin dinleri bile bir olan ve Asya kıta­sının büyük bir kısmıyla Avrupa’nın şarkına yayılmış bulunan Türklerin birleş­mesine ve böylece diğer büyük milletler arasında varlığını muhafaza edebilecek ve işbu büyük toplulukta Türk toplumlarının en güçlü ve en medenileşmiş olduğu için Osmanlı Devleti en mühim rolü oynayacaktı. Son vakaların fikre getirdiği uzakça bir istikbalde, meydana gelecek beyazlar ve sarılar arasında bir Türklük cihanı husule gelecek ve orta dünyada Osmanlı Devleti, şimdi Japonya’nın sarı­lar âlemine yapmak istediği vazifeyi üzerine alacaktı”[24]

Osmanlı İmparatorluğu için Türkçülük siyasetinin İslamcılıktan daha elverişli olduğunu ifade eden Akçura, Türkçülük siyasetinin kar­şısında tek engel olarak Rus Çarlığı’nı göstermektedir.

Dünya Türklüğü’nün sadece Rus hâkimiyeti altında olması nedeniyle, İslamcılığa nazaran Türkçülük siyase­tinin takibi daha kolay olacaktır. Akçura’ya göre Türkçülük Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarıyla belirlenemez: “Türklük siyaseti de, tıpkı İslam siyaseti gibi umumidir; hudud-ı Osmaniye ile mahdud değildir, binaenaleyh, kürenin Türkler ile meskûn diğer nukâtına göz atmak iktiza eder.”[25]

1905’de gerçekleştirilen Birinci Rusya Müslümanları Kongresi’ne katılan Akçura, alınan karar gereği kurulan “Müslüman İttifakı Partisi”nin Genel Sekreteri olmuştur.

Akçura’nın Türkçülüğü’nün önemli yanlarından birisi de antiemperyalist duruşu­dur.[26] On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı tarafından yarı sömür­ge haline getirilmesine karşı çıkar ve dış borçlanmanın esaretle aynı anlama geldiğini ifade eder: “… Banka, Reji, Düyûn-u Umumiye Avrupa kapitalinin Türkiye istiklal-i iktisadiyesini asmak için hazırladığı altından bir sehpadır.”[27] Akçura, Avrupa’da 19. yüz­yılda yaşanan sanayileşmenin Osmanlı İmparatorluğu’na olumsuz etkileri olduğunu belirtir. Avrupa’nın fabrikasyon ürünleri Osmanlı pazarlarına girmiş, Avrupa sermaye­darları kârlarını artırırken, Osmanlı’da küçük üretici yok olmuştur. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’nda eşraf, memur ve köylü olmak üzere üç sınıf bulunurken, Avrupa’da olduğu gibi bir burjuva sınıfı doğmamıştır. Bu nedenle Türk milliyetçiliğinin hedefle­rinden birisi de burjuva sınıfını yaratmak olmalıdır: “Milliyetçiliğimiz halka ve bilhassa köylüye birinci mevkii verdirmekle beraber orta sınıfın (Türk burjuvazisi)’nin teşekkü­lüne de bizi taraftar etmiştir.”[28] Ortaya çıkacak burjuvazi sayesinde sanayileşme gerçek­leşecek ve bu sınıf Türk milliyetçiliğinin de öncülüğünü yapacaktır: “… zamanımız dev­letlerinin temeli burjuvazidir; muasır devletler, sanatkâr, tüccar ve bankacı burjuvaziye dayanarak teessüs etmiştir. Türk intibah-ı millisi, Devlet-i Osmaniye’de Türk burjuvazi­si tekevvününün mebdei itibar olunabilir ve Türk burjuvazisinin inkişaf-ı tabisi sekteye uğramayacak olursa, Osmanlı Devleti’nin sağlam taazuv temin edilmiş olur.”[29]

Yusuf Akçura - 3 bilincinin ilk olarak Osmanlı dışındaki Rusya Türkleri’nde doğduğunu ileri süren Akçura, iddiasını temellendirmek için milliyet fik­rinin ilk olarak Batı’da ortaya çıkmasını ve Batı’yla temas halinde olan Türklerin millet bilincine daha önce kavuştukları­nı ifade eder. Bu nedenle Batı Türkleri ile Kırım Türkleri ve Kuzey Türkleri’nin İdil havzasın­da yaşayan kısımları ile Kafkasya’da oturan Azeri Türkleri arasında milliyet fikrinin önce­likle doğduğunu ifade eder.[30] Buna örnek olarak ise Rusya Türkleri arasında oluşan kültür ve dil bilincini gösterir. Akçura’ya göre dil bilincinin bir millette oluşması, milliyet hissi­nin uyanmaya başladığının ilk işaretidir:

“Milliyet fikri aşılanmış bir kavim, kendi milletiyle ilgili kültürel olaylara büyük bir değer vermeye başlar. Kültürel olayların en önemlisi de dildir. Kendi dilinin ciddi incelemeleri ile uğraşan, kendi dilinin bağımsızlığı ve gelişmesine usulü ile çalışan kavimlerde milliyet fikrinin varlığına, hiç olmazsa millet duygusunun çok kuvvetli olduğuna hükmedebiliriz.”[31]

Akçura, Türkçülerin örgütlenme döneminde aktif görevde bulunmuştur. Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocağı’nın kuruluşunda yer almıştır. Türkçülük akımının ilk kurumsallaşmış teşkilatları olan bu kuruluşlarda yapılan faaliyetlerle, top­luma Türk milliyetçiliği bilinci aşılanmaya çalışılmıştır. Türk Derneği’nin tüzüğünde yazan şu ifade derneğin amacını ortaya koymaktadır:

“Cemiyetin maksadı Türk diye anılan bütün Türk kavimlerin mazi ve haldeki âsâr, efâl, ahvâl ve muhiti öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak yani Türklerin asar­ı atikasını, tarihini, lisanlarını avam ve havas edebiyatını, etnografya ve etnolo­jisini, ahval-i içtimaiye ve medeniyet-i hazıralarını, Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını, araştırıp taraştırıp ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıt­mak ve dilimizin açık, sade, güzel ilim lisanı olabilecek surette geniş ve medeni­yete elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak ve imlasını ona göre tedkik etmektir.”[32]

Bu amaçlar, daha sonra Türk Yurdu ve Türk Ocağı’nda da devam ettirilerek gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. 1911’de kurulan Türk Yurdu Mecmuası’nın programını, Akçura yazmış ve programda Türkçülük adına yapılabilecek faaliyetleri sıralamıştır.[33] Bütün Türk dünyası arasında kültür ve dil birliği amacına hizmet edecek olan bu mec­mua, Akçura’nın deyimiyle Tercüman Gazetesinin küçük kardeşidir.[34] 1912’de Türk Ocağı’nın kurulmasında da öncü rol oynayan Akçura, bu derneğin amacının da Türklük bilincini geliştirmek olduğunu ifade eder. Dernek tüzüğünün ikinci maddesi şöyledir: “Cemiyetin maksadı, İslam kavimlerinin başlıca mühimi olan Türklerin milli terbiye ve ilmi, içtimai, iktisadi seviyelerinin ilerleme ve yükselmesiyle Türk ırk ve dili­nin kemaline çalışmaktır.”[35] Bir başka yerde ise Akçura, Türk Ocağı’nın amacını şöyle açıklar: “Türk Ocakları’nın ilk işi, Türk’e Türklüğünü anlatmaktır. Türk’e Türk olduğunu anlatmak demek, onun harsını kafasına yerleştirmek, onu Türklükle iftihar edecek bir hale getirmek, onu sanat ve iktisat itibariyle yükseltmek demektir. Eğer Türk kuvvetli olursa mukabil temsil kendi kendine başlar.”[36]

“Cemiyetin maksadı, İslam kavimlerinin başlıca mühimi olan Türklerin milli terbiye ve ilmi, içtimai, iktisadi seviyelerinin ilerleme ve yükselmesiyle Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmaktır.”

1919’da verdiği bir konferansta Türkçülüğü; Demokratik Türkçülük ve Emperyalist Türkçülük diye ikiye ayıran Akçura, Demokratik Türkçülüğü; milliyet esasını, her millet için bir hak olarak telakki eden ve Türkler için talep ettiği bu hakkı, diğer milletlere de tanıyan Türkçülük olarak tanımlamıştır. Emperyalist Türkçülüğü ise “ekser Avrupa nasyonalistlerine benzeyen, mücerred hakka değil, sırf kendi kuvvet­lerini artırmaya taraftar olan milliyetçilik anlayışı” olarak tanımlamıştır.[37] Kendisini demokratik Türkçü olarak tanımlayan Akçura:

“Efendiler, Türklerin taarruzi imperyalist milliyetçiliği hatadır. Bugün bu sözle­ri söyleyen, eline kalem aldığı, mektebde, medresede veya böyle bir serbest kürsü­de söz söylemeye başladığı andan beri daima demokratik Türkçülüğü müdafaa etmiştir. Bundan sonra, vekayiin verdiği derslerden ibret alarak, bu esası daha ziyade katiyetle müdafaa edecektir.’”[38]

Mili Mücadele yıllarında Ankara Hükümeti ile birlikte hareket ederek, Türk Kurtuluş Savaşı’nda aktif görev alan Akçura, milli devlet esasına dayalı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Türkçülerin, amaçlarını gerçekleştirdiklerini ifade etmiş­tir:

“Türkiye Cumhuriyetinin başta Büyük Millet Meclisi Hükümeti namıyla, sonra hakiki adıyla kurulması, Türk milliyetçiliği açısından Türkçülük idealinin gerçekleşmesi demektir. Çoğu Türkçülerin belki hayatlarında gerçekleşeceğini ümit bile edemedikleri ideal, bir Türk deha­sının kudretiyle bir gerçek olmuştu, milli Türk devleti kurulmuştu.”[39]

“Türkiye Cumhuriyetinin başta Büyük Millet Meclisi Hükümeti namıyla, sonra hakiki adıyla kurulması, Türk milliyetçiliği açısından Türkçülük idealinin gerçekleşmesi demektir.”

Akçura’ya göre çağdaş bir devlet, milli olmalıdır ve bu devletin en önemli birimi de millettir: “Çağdaş bir devle­tin en önemli unsuru olan millet, türdeştir: Çoğunlukla aynı dili konuşur; fertlerin bilimsel ve düşünsel düzeyi, hukuku, ahlakı, estetik hatta siyasi fikir ve hisleri çok farklı değildir. Çağdaş bir devlette millet, aynı harsın ürünüdür; bundan dolayı, çoğunluğu, aynı mefkureye tutkundur. Dolayısıyla çağdaş bir devlet millidir.”[40] Milli devlet esasına dayalı olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde, milliyetçiliğin gereği olarak egemenliğin halka dayandırıldığını ifade eder. Akçura’ya göre, “… Çağdaş devlette egemen güç, o devleti kuran milletin kendisidir ve bundan dolayı çağdaş devlette egemenlik bölünmezdir.”[41] Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulma­sında Mustafa Kemal Atatürk’ün önemine de değinen Akçura, Atatürk’ü “Türk âlemin­de Türk idealini tahakkuk ettiren dahi ve kahraman” olarak görür.[42] Türkiye Cumhuriyeti’nde bazı görevler alan Akçura, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi kurumlarda çalışarak yeni kurulan devlette hizmetlerini yürütmüştür.

ESERLERİ

Yusuf Akçura, 59 yıllık hayatı boyunca birçok makalenin yanı sıra önemli eserler kaleme almıştır. Makaleleri, Türk Derneği, Türk Yurdu, Şura-yı Ümmet, Sırat-ı Müstakim, Taarüf-i Müslimin, Türk, Tercüman, Malumat, İçtihad, Şura, Halka Doğru, Türk Dünyası, Sabah, Siyaset ve İktisad, Hâkimiyet-i Milliye, Yeni Gün, Hilâl-ı Ahmer, Sebîlürreşad gibi çok sayıda dergi ve gazetede yayınlanmıştır. Kitap olarak basılmış eser­leri şunlardır: Osmanlı Saltanatı Müessasatı Tarihine Dair Bir Tecrübe (1903), Üç Tarz­ı Siyaset (1904), Ulum ve Tarih (1906), Mevkufiyet Hatıraları (1907), Şura-yı Ümmet­te Çıkan Makalelerim (1913), Rusya’daki Türk-Tatar Müslümanlarının Şimdiki Vaziyet ve Emelleri (1916), Tarih-i Siyasi Notları (1920), Muasır Avrupa’da Siyasi ve İçtimai Fikirler ve Fikri Cereyanlar (1923), Siyaset ve İktisat Hakkında Birkaç Hitabe (1924), Tarih-i Siyasi (1927), Türkçülük: Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, Yeni Türk Devletinin Öncüleri (1928), Türk Yılı (1928), Zamanımızın Avrupa Siyasi Tarihi (1933), Osmanlı Devletinin Dağılma Devri (1934), Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu ve Bu Vakıaya Dair Başlıca Meba’lar, Şark Meselesine Dair Tarih-i Siyasi Notları (1934).

Murat DURAN

Gazi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümü, Arş. Gör. muratduran@gazi.edu.tr

Alıntı Kaynak: 21. Yüzyıl, Aralık 11, Sayı:36


Dipnotlar:
[1]   Ahmet Temir, Yusuf Akçura, Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1987, s.33.
[2]   Yusuf Akçura kendi eseri olan Yeni Türk Devletinin Öncüleri nde bu tarihi belirtmesine rağmen doğum tarihinin 93
Türk-Rus harbine denk geldiği bildirilmekte ve asıl tarihin 1876 olduğu tahmin edilmektedir, Temir, a.g.e.,              s.9.
[3]   Yusuf Akçura, Türkçülük: Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, İstanbul, İlgi Kültür Sanat Yayınları, 2007, s.7
[4]   Yusuf Akçura, Yeni Türk Devleti’nin Öncüleri, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981, s.137.
[5]   Temir, a.g.e., s.28.
[6]   Akçura, Türkçülük…, s.9.
[7] Fuat Uçar, Üç Tarz-ı Siyaset, Türkçülüğün Manifestosu: Osmanlıcılık-İslamcılık-Türkçülük, Ankara, Fark Yayınları, 2008, s.26.
[8] Temir, a.g.e., s.30.
[9] Uçar, a.g.e., s.28.
[10] Temir, a.g.e., s.40.
[11] Kemal Şenoğlu, Yusuf Akçura: Kemalizmin İdeoloğu, İstanbul, Kaynak Yayınları, 2009, s.31-35.
[12] Şenoğlu, a.g.e., s.35.
[13] Temir, a.g.e., s.75.
[14] Akçura, Yeni Türk…, s.4-5.
[15] Yusuf Akçura, Türk Yılı 1928, Yay. Haz. Arslan Tekin, Ahmet Zeki İzgören, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2009, s.306.
[16] Uçar, a.g.e. s. 254.
[17] Orhan Çakmak, Atilla Yücel, Yusuf Akçura, Ankara, Alternatif Yayınları, 2002, s.60, içinde, Niyazi Berkes, “Unutulan Adam”.
[18] Yusuf Akçura, Muâsır Avrupa’da Siyasi ve İçtimaî Fikirler ve Fikrî Cereyanlar, 2.baskı, İstanbul, Yeni Zamanlar Yayınları, 2004, s.29-30.
[19] Akçura, Yeni Türk., s.3.
[20] Akçura, a.g.e., s.156.
[21] Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, s.54.
[22] Yusuf Akçura, “İttihad-ı Anasır Meselesi”, Sırat-ı Müstakim, V/121, 29 Aralık 2010, s.280-283.
[23] Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, s.58.
[24] Akçura, a.g.e., s.59.
[25] Akçura, a.g.e., s. 43.
[26] Berkes, a.g.m., s.62.
[27] Yusuf Akçura, “Vaziyetimiz ve Vazifelerimizden Birisi”, Sebilü’l Reşad, c.19, s. 484, 19 Haziran 1921.
[28] Yusuf Akçura, “İktisadi Siyaset Hakkında”, Türk Yurdu, cilt 12, sayı 12, 1917, s.179-181.
[29] Yusuf Akçura, “1329 Türk Dünyası”, Türk Yurdu, cilt 6, sayı 3, 1914, s.2098.
[30] Akçura, Yeni Türk., s.4.
[31] Akçura, Türk Yılı., s.307.
[32] Akçura, Yeni Türk., s.189.
[33] Akçura, Yeni Türk…, s.192-193.
[34] François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri: Yusuf Akçura (1876-1935), çev. Alev Er, 4.baskı, İstanbul, Tarih Vakfı Yayınları, 2005, s.70.
[35] Akçura, a.g.e., s. 194.
[36] Şenoğlu,a.g.e., s.64.
[37] Georgeon, a.g.e., s.173-174, içinde, Yusuf Akçura, “Cihan Harbi’nde İştirakimiz ve İstikbalimiz” Siyaset ve İktisat, 1919.
[38] Akçura, a.g.m., s.174.
[39] Akçura, Türkçülük., s.219.
[40] Yusuf Akçura, “Asri Türk Devleti ve Münevverlere Düşen Vazife”, Türk Yurdu, c.3, sayı 13, Ekim 1925, s.1-16.
[41] Yusuf Akçura, “Asri Türk Devleti ve Münevverlere Düşen Vazife”, Türk Yurdu, cilt 3, sayı 13, Ekim 1925, s.1-16.
[42] Akçura, Yeni Türk., s. 212.

Etiketler: , , ,

Yorum Yaz