TÜRK MİTOLOJİSİNDE KURBAN

TÜRK MİTOLOJİSİNDE KURBAN

Giriş

İnsan ve toplum hayatını etkileyen unsurlar arasında inançlar önemli bir yer tutar. Kişiliğin oluşmasında, aile bireyleri arasındaki bağların sağlam bir yapıya oturmasında, toplum üyeleri ile olan ilişkilerin düzenlenmesinde, gelişmesinde ve yürütülmesinde inançların rolü büyüktür.[1]

Biz bu makalemizde, evrensel bir ibadet olan kurbanın Türk mitolojisindeki yerini tespit ederek bu ibadetin, günümüze nasıl yansıdığını ortaya koymaya çalışacağız.

konusuna geçmeden önce nedir sorusuna cevap aramamız gerekir.

Mit, ilkel toplumlarda olay, fable, fiction karşılığı olarak kullanılmaktadır. Mit’in asıl manası “gerçek hikâye” ve bunun da ötesinde sahip olunan kutsal, çok değerli ve manalı şeylerdir. Bugün bu kelime: fiction, hayal, tasavvur, illüzyon, gerçeğin bozulması anlamlarına gelmektedir. Etnolog, sosyolog, tarihçi ve din adamlarına göre ise, “kutsal gelenekler, ilkel inanışlar, örnek modeller” anlamını taşır. Mitoloji ise Mit bilimi demektir.[2]

Zengin bir mitolojiye sahip olan milletlerin destanları da zengindir. Bugün Türk dünyasında sözlü gelenekte hala yaşayan Oğuz Kağan, Dede Korkut, Manas, Köroğlu Destanları incelenince Türkler’in ne kadar zengin bir mitoloji kaynağına sahip oldukları kolaylıkla görülür. Mitler destanların içinde yaşamalarına devam ettikleri gibi zamanla bazı vasıflarını kaybederek masala ve efsaneye de dönüşürler.[3]

Prof. Dr. Bilge Seyidoğlu, Mit’lerin özelliklerini şöyle sıralamaktadır: “Mit kutsal bir hikayeyi ihtiva eder. İlkel zamanlarda meydana gelmiş bir olayı anlatır. Mitde her zaman bir yaratma söz konusudur. Bazı şeylerin nasıl meydana geldiğini ve oluştuğunu ele alır. Gerçekte olan şeyleri anlatır. Mitlerdeki karakterler olağanüstü varlıklardır. Onların ne yaptıkları çok eski zamanlarda ‘Başlangıç’ zamanında biliniyordu. Mitler bu kahramanların yaratıcılıklarını gösterir. Onların kutsal ve olağanüstü oluşlarını açıklar. Kısaca mitler, çeşitli kutsal, olağanüstü değerleri açıklarlar. Bunlar bütün dünyayı kuran ve bugüne kadar getiren gerçek değerlerdir.”[4]

Kurban, çeşitli sözlüklerde şöyle tarif edilmiştir. Türk Dili’nin en eski ve değerli sözlüklerinden Divânü Lûgati’t-Türk’te (Besim Atalay Ter. C.III, s.10) kurban karşılığı olarak “yağış” kelimesi geçmektedir. “Yağış, İslam’dan evvel Türkler’in adak için, yahut Tanrılara yakınlık elde etmek için putlara kestikleri kurban” olarak anlamlandırılmıştır. Yine aynı eserde (Besim Atalay Ter. C.I. s.65) ıdhuk/ıduk kelimesi geçmektedir. “Idhuk: Kutlu ve mübarek olan her nesne. Bırakılan her hayvana bu ad verilir. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırkılmaz; sahibinin yaptığı bir adak için saklanır.” şeklinde tanımlanmıştır.

Ahmet Bican Ercilasun’un başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanan; (Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü I, s.516-517) de kurban sözcüğü ufak ses değişiklikleriyle; gurban, korban, kurban (dık), kurmandık, kurbanlik şeklinde geçmektedir.

Kamus-ı Türki’de şöyle bir tarif yeralmaktadır: “Fî-sebili’llah kesilen ve Cenab-ı Hakk’a vesile-i takarrüb addolunan koyun vesair eti yenir hayvan”.

Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat’te: “Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olan şey. 2. eti fıkaraya parasız olarak dağıtılmak niyetiyle kesilen (koyun, keçi, sığır, deve… gibi) hayvan. 3. bir gaye uğruna feda olma.” şeklinde tarif etmiştir.

Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı Türkçe Sözlük’te: “1.Dinin bir buyruğunu veya bir adağı yerine getirmek için kesilen hayvan. 2. Müslümanlarda kurban bayramı. 3.mec. Bir ülkü uğrunda feda edilen veya kendini feda eden kimse.4.mec.Bir kazada veya felakette ölen kimse.5. ünl.hlk. Bazı bölgelerde seslenme sözü olarak kullanılır.

Yukarıdaki tanımlardan anlaşılacağı üzere kurban, insanın Allah’a yakınlık elde etmek için adadığı candır. İleride görüleceği üzere ilkel dinlerde kurbanla birlikte Tanrılara sunulan hediyeler de kurban kapsamına girmektedir.

A. Kurban’ın Tarihçesi

Kurban kesme eylemi, İslam Dini’nin doğuşundan çok önceki çağlara kadar uzanır. Çok eski tabiat dinleri ile Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint, Çin, İran ve İbrani dinlerinde yılın belli aylarında dinî törenlerle kurban sunma, bayram yapma geleneği vardır.[5] Ancak insanlık tarihinde en fazla şöhret bulan kurban olayı Hz. İbrahim’inkidir. Ünlü dinler tarihçisi Mircea Elida bu olay üzerinde şöyle bir yorum yapmaktadır:” Morfolojik açıdan bakıldığında İbrahim’in oğlunu kurban edişi Eski-Doğu dünyasında sıkça uygulanan ve İbranilerin Peygamberler dönemine kadar sürdürdükleri, ilk çocuğun kurban edilişi pratiğinden başka birşey değildir. İlk çocuk, çoğunlukla bir Tanrı’nın çocuğu olarak görülürdü… Bu ilk çocuğun kurban edilmesi, Tanrı’ya ait olanın geri verilmesi demekti… Bir anlamda İshak,[6] Tanrı’nın oğluydu, zira Sara doğurganlık çağını geçtikten çok sonra İbrahim ve Sara’ya verilmişti. Ama İshak inançları yoluyla verilmişti onlara; vaat ve inancın çocuğuydu. İbrahim tarafından kurban edilişi, biçim olarak Eski-Sami dünyasında yeni doğmuş bebeklerin kurban edilişine benzese de içerik bakımından bunlardan farklıdır. Eski-Sami dünyasının tümünde böyle bir kurban, dinsel işlevine rağmen sadece bir anane, anlamı tümüyle kavranabilir bir ayinken İbrahim’in durumunda bir inanç eylemidir. Bu kurbanın neden istendiğini anlamaz; yine de bunu yerine getirir, çünkü tanrı böyle istemiştir. Görünürde saçma olan bu eylemle İbrahim yeni bir dinsel deneyimi, imanı başlatmaktadır”.[7]

Mitolojik dönemdeki kurban eylemini M. Eliade şöyle açıklar: “Mitolojik dönemdeki inşa ayinlerinin altında yatan teori şuna denk gelmektedir; “Canlandırılmadığı”, bir kurban verilerek ona “can” bahşedilmediği takdirde hiç bir şey süremez; inşa ayininin prototipi dünyanın kuruluşu sırasında gerçekleşen kurban kesme eylemidir. Öyle ki, kimi arkaik kozmogonilerde dünya, kaosu simgeleyen bir ilk canavarın (Tiamat) veya bir kozmik devin (Ymir, Pan-Ku, Puruşa) kurban edilmesiyle varoluş kazanmıştır”.[8]

Anlaşılacağı üzere ilkel zamanlarda kurban edilen nesne veya şey bizzat İlahın kendisi olarak tasavvur edilmiştir. Kısaca insanlık tarihinin tecrübe ettiği bütün dinlerde amaç, şekil ve içerik yönünden bazı farklılıklarla da olsa kurban ibadetine rastlamaktayız.

İlkel dinlerdeki kurban ibadetlerine geçmeden önce, kurban çeşitleri üzerinde durmak faydalı olacaktır. Kurban /kurbanlıklar genellikle kanlı (canlı) ve kansız (cansız) olmak üzere iki türlüdür.

Kansız kurbanlar insan, hayvan ve balıklar gibi canlı varlıkların dışında Tanrılara sunulan diğer hediyeleri kapsar. Bu hediyeler insanların sahip oldukları ve üretebildikleri her türlü gıda maddesi nev’inden şeylerdir.

Kansız kurbanların değişik bir türü de ıdık/uduk (salıverilmiş, gönderilmiş) diye bilinen ve Tanrı için başıboş salıverilen hayvanlardır. Bunun bir örneğini Yakut Türklerinde görebiliyoruz: “Yakutlar’da Göktürkler’de olduğu gibi tek bir yaratıcı yoktur.[9] Beyaz Yaratıcı (Ayıg Tangara) olarak kabul ettikleri Tanrı’yı insanlara can (kut) veren ve kâinâtı yaratan olarak görürlerdi. Bu Beyaz Yaratıcı’yı diger iyi ruhlardan ayrı tutarlar ve ona canlı kurban verirlerdi. Canlı kurban, hayvanları başıboş bırakmaktır. Bunlara ıdık/ıduk (salıverilmiş/gönderilmiş) denirdi. Kurban olarak başıboş bırakılan hayvanlardan istifade edilmezdi. Ne eti yenir, ne sütü sağılır ne de yük hayvanı olarak kullanılırdı. Eski zamanlarda Yakutlar at sürülerini doğu bölgelerine, Büyük Yaratıcı’ya kurban olsun diye sürerlerdi.[10]

Gagauzlar’ın kurban ibadeti içinde en dikkate değeri “Allahlık” adını verdikleri kurbandır. Iduk kelimesi ile aynı anlama gelen Allahlık; mal mülk sahibi bir çiftçinin en güzel boğa yavrusunu kurbanlık olarak seçmesi ve kırlara salıvermesidir.[11]

Kansız kurbanlardan biri de saçı (libation)dır. Bu konuda daha ilerde bilgi vereceğiz.

Kanlı kurbanlar ise Tanrı/Tanrılara sunulan insan, hayvan ve balıklardır. Hayvan kurbanlarının başında sığır, koyun, keçi, ayı, domuz ve tavuk gelir. Kültlere bağlı olarak İsis (Mısır) kültünde kaz, Türklerin eski inançlarında ise at kutsal kurbanların başında gelir. Bunların dışında köpek, eşek, yılan vs. hayvanlar da kurban olarak sunulmuşlardır.

Eski çağlarda insan kurban edilmesi, bir nevi temizlenme ve sihir vasıtasıydı. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi ailenin ilk çocuğu Tanrı’ya aitti ve ona kurban edilmesi gerekiyordu. Bu pratikten başka Mısırlılar köpek başlı olarak tasvir ettikleri insanlara “Âni” diyorlar ve onları “Ay Tanrısı”na kurban olarak sunuyorlardı.[12]

Yunan mitolojisinde de insan kurbanıyla karşılaşıyoruz. Efsaneye göre; “Truva Savaşı’nda Menelaus, hem karısını kurtarmak hem de intikam almak için, kardeşi ve Argos kralı Agamemnon’un baş kumandanlığında bir ordu toplar. Savaşa bütün Yunan kralları katılır. Gemilere binerler. Ancak rüzgâr Tanrısı yelkenleri doldurmaz. Tanrılar rüzgâr vermek için Agamemnon’un kızı İphigenia’yı kurban etmesini isterler. İphigenia kurban edilir. Yelkenleri dolan Akhaiolar Anadolu’ya geçer, Truva’ya varırlar”[13]

Kesik baş kültüne bağlı olarak insan kurbanı konusunda Ahmet Yaşar Ocak, M. Eliade’den şu bilgileri nakleder: “… Eliade, İsveç, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi memleketlerde insan kurbanı ayinlerinden bahsettikten sonra, bu âyinlerin tarım kültürü ile sıkı sıkaya bağlı olduğunu ve çok kuvvetli bir ihtimalle, bunun, Suriye, Mezopotamya ve Anadolu gibi birkaç merkezden eski dünyaya yayılmış bulunabileceğini ileri sürmektedir.

Eliade Anadolu’da özellikle tarihî devirlerde, mesela ilk çağlarda hasat mevsimi dolayısıyla icra edilen insan kurbanı ve kafa kesme ayinlerine örnek olarak Frigyalılar’ı göstermektedir. Frigyalalar’da bu olayla alakalı bir de efsane olduğunu belirten Eliade, onların yüzyıllar önce hasat zamanında insanları, başlarını kesmek suretiyle kurban ettiklerini, hatta elde mevcut delillere göre, o zamanlar bu âdetin Doğu Akdeniz’in her tarafında yaygın olduğunu kaydetmektedir.

Eliade’a göre, söz konusu efsane işte bu olayın hatırasını yansıtmakta olup şöyle özetlenebilir: Efsanenin kahramanı meşhur Kral Midas’ın gayrı meşru oğlu Lityerses’tir. Bu adam korkunç iştahı ile tanınmakta ve mahsulünü, daha doğrusu buğdaylarını bizzat biçmeyi çok sevmektedir. Kendisinin bir âdeti vardır: Tarlada ekin biçmekteyken, oradan kim geçerse, kendisi ile ekin biçme yarışına zorlamaktadır. Yolcu bu yarışmada yenilirse, Lityerses ellerini bağlıyor ve tırpanla kafasını keserek vücudunu tarlaya atıyordu. Günün birinde, bir yolcu kılığında Herkül oradan geçer ve tabiatıyla Lityerses tarafından yarışmaya çağrılır. Ancak bu defa tersi bir netice ile karşılaşılır: Lityerses’in tanıyamadığı Herkül onu yener ve başını keserek vücudunu Menderes ırmağına atar. Böylece kendi âdetine kendisi kurban gitmiştir.”[14]

İran mitolojisinde ise insan kurbanı hakkında şu bilgilere sahibiz: Cemşid, Tanrı Ahura-Mazda’nın vermiş olduğu her şeyi unutarak, insanlara zulmetmeye başlar. O sıralarda Arabistan’da Dahhak adında bir prens çıkar. Şeytan Angra Mainyu, değişik kılıklarda Dahhak’ın yanına gelerek onun güvenini kazanır. Ve ilk önce babasını öldürttürür. Daha sonra Dahhak’ı Cemşid’in üzerine salarak ışıklar ülkesi İran’ı istila ettirir. Bu olaydan sonra Dahhak kendisini güç ve zaferin sembolü olarak ilan eder. Bu sırada parmağındaki yüzük de kayarak düşer. Angra Mainyu’nun sahiplendiği Dahhak o günlerde sadece kötü insanların işlerini görür olmuş. İyi işler yapmak ve iyilerle görüşmek gizli tutulurmuş. Çok geçmeden kurban meselesi ortaya çıkmış. Şeytanlardan eğitim görenler kara büyü ile uğraşmaya başlamışlar. Her gün iki genç adam öldürülüp Dahhak’ın omuzlarındaki yılanlar doyurulmaya başlanmış.[15]

Eski Sami kavimlerinde insan kurbanı çok yaygın bir gelenek halini almıştı. Tevrat’ta adı geçen Bolo yani Baal daha çok körpe etleri severdi. O’nun tunç heykelinin bir fırın olan karnında çocuklar yakılır ve bu iğrenç Tanrı doyurulurdu.[16]

Cahiliye dönemi Arapları’nda da insan kurbanına rastlıyoruz. Cahiliye devri Arapları’nın Sabah Yıldızı’na daha doğmadan büyük bir acele ile insan ve beyaz deve kurban ettikleri bilinmektedir. Yine önemli putlardan Uzza’ya oğlanlarla, kızların ve esirlerin de kurban edildikleri ileri sürülmektedir.[17]

Yine aynı dönemlerde mahiyeti farklı da olsa Abdulmuttalib’in, oğlu Abdullah’ı kurban etmesiyle ilgili olarak şu bilgilere sahibiz. Hz Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib, Zemzem kuyusunun kazılması sırasında Kureyşlilerin kendisine çıkarttıkları zorluklar sebebiyle, eğer on tane oğlu olursa ve bunlar kendilerini koruyacak yaşa gelirlerse içlerinden birisini Kâbe’nin yanında Allah için kurban etmeyi adamıştı. Abdülmuttalib’in isteği gerçekleşince O, adağını yerine getirmek istemiş; oğulları arasında çekmiş olduğu kurada kurban adayı olarak Abdullah çıkmıştı. Abdülmuttalib adağını yerine getirmeye kalkışınca, böyle bir adağın âdet haline gelmesinden çekinen Kureyşliler O’na engel olmuşlardı. Bu olay karşısında ikilem içerisinde kalan Abdulmuttalib bilgisine güvendiği bir kadına baş vurdu; “Akıllı kadın şöyle dedi”: Bana ilham geldi, sizde kan bedeli nedir? “O’na on deve olduğunu söylediler. “Memleketinize dönün ve kurban edeceğiniz adamı bir tarafa, on deveyi de bir tarafa koyun ve aralarında kura çekin. Ok adamın aleyhine çıkarsa, on deve daha ekleyin ve tekrar kura çekin. Fal develere çıkıncaya kadar develeri artırın. Develeri kurban edip adamı salıverin” dedi. 100 deveye varıncaya kadar oklar Abdullah’ı gösterdi. Daha sonra fal (kura) develere çıktı ve kefaret olarak bu 100 deve kurban edildi.[18]

Etiketler: , , ,

Yorum Yaz