Türk Tarihi

Türk Tarihi Araştırmaları

Türkiyat Yazıları

TÜRKOLOJİ TARİHİNDE 1926 BAKÛ TÜRKİYAT KONGRESİ

Türkolojinin tarihsel gelişimi henüz layıkıyla yazılmış değildir. Akademik Oryantalizmin bir kolu olarak ortaya çıkan Türkolojinin, Türklük fikrine eşde­ğer bir tarihi vardır. Ve bunun bilimsel şekilde incelenmesi önümüzde yeni ufuk­lar açabileceği gibi, önemli bir araştırma sahası (Türkoloji Tarihi) da olabilecek­tir. Türkoloji tarihi, Türk tarih yazımının ve tarih anlayışının tarihi kapsamında, Türk kültür ve düşünce hayatının, yani Türklük bilimi araştırmalarının merkezi olmalıdır. Bu yöndeki araştırmalarımıza ise Türkoloji kongrelerinin birincisi ka­bul edilen ile başlamak istiyoruz.

Türkoloji tarihi, romantik milliyetçilik ve tarihsel düşüncenin gelişimiyle de yakından ilgilidir. Alman bilgini Johann Herder, halk kültüründen “modem mil­let” yaratma sürecinin çerçevesini çizmenin yanı sıra romantik milliyetçiliğin as­garî öğelerini de öngörmüştü. Herder’e göre millet, statik değil, dinamik; gelişen, yaşayan bir organizmadır. Bu gelişimde dilin merkezî bir önemi vardır ve ulusal farklılık önemlidir. Bu süreçte ulusçu aydının, edebî yaratıcı, aynı zamanda ulu­sal tarihçi ve sözlükçü ve de eylem adamı kimliği belirleyici öneme sahiptir. Kı­sacası, Herder’in özlü ifadesiyle, “Bir şair çevresinde bir ulus yaratır, görülecek bir dünya verir ve onların ruhunu bu dünyaya götürmek üzere elinde tutar.”

Romantik milliyetçi düşüncenin gelişimi ulusal tarih anlayışının oluşumunu da etkilemiştir. Friedrich Hegel, 1820 lerde verdiği tarih üzerine derslerde, öğ­rencilerine, “Bir halkın asıl, nesnel tarihi ilkin onun bir tarih bilimine sahip ol­masıyla da başlar” diyordu. Hegel’e göre bir halkın nesnel tarihi için gerekli olan öncelikli unsur ise kaynaktan tarihinin, yani tarihinin ilk dönemlerine ilişkin bi­rincil kaynaklarının olmasıdır. Bunların bilimsel metoda uygun şekilde işlenme­siyle, bir ulusun nesnel tarihi de ortaya konulmuş olacaktır[1]. Hegel’in ulusal ta­rih yazımı hakkında söylemek istedikleri kısaca böyledir.

Türkiye’de ulusal tarih biliminin gelişimi ise yukarıdaki fikirleri de içerecek şekilde bir oluşum izlemiştir. Ecnebî bilginlerin de olumlu, olumsuz katkılarının bulunduğu bu oluşum, Türklük bilimi[2] adıyla bilinir. Bunun tarihî gelişimi henüz yeterince incelenip ortaya konulmuş değildir. Bu makalede 1926’da Bakû’de ya­pılan Birinci Türkiyat Kongresi’nin Türkoloji tarihindeki yerini ve Türkiyat araştırmaları üzerindeki etkilerini irdeledik.

Türklük Biliminin Tarihçesi

Türkiye’de Türkoloji, akademik kuramlarda değil, siyasî ve edebî muhitler­de doğmuştur[3]. Namık Kemal, Ahmet Vefik, Fuat Köprülü gibi aydınların hayat ve eserleri bunun kanıtıdır. Bizde Türkoloji, Mustafa Celâlettin’in 1869’da ya­yınlanan “Les Turcs: anciens et modemos” adlı değerli eseriyle hızlı bir gelişim sürecine girmiştir. Fakat bu yapıtı, bir bakıma, Avrupa’da ve Osmanlı’da Türko­loji bilgisinin gelişiminin bir ürünü saymak mümkündür. Çünkü Türkoloji çalış­maları, XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren ilk önemli ürünlerini vermişse de bu konudaki kayda değer tetkikler Kırım Savaşı’ndan sonraki yıllarda ortaya ko­nulmuştur. Bununla birlikte, Türk tarihi araştırmaları Sinoloji tetkikâtıyla birlik­te başlamıştır; “çünkü Türk tarihini Çin tarihi ile karışmış bir halde bulmakta­yız.”[4] Kısacası, Türkoloji çalışmaları Oryantalist araştırmaların gelişmesi sonu­cunda ortaya çıkmıştır.

Tarihsel kaynaklar, Oryantalizmin kolonyalist, Türkolojinin ise emperyalist aşamada doğduğunu bildiriyor. Bunun en somut örneğini Arminius Vâmbery’nin İngiliz emperyalizmi hesabına faaliyetinde görüyoruz. Rus kolonyalizmi, Türkofon kavimlerin yaşadığı bölgelere yayıldıkça, İngiltere ve Fransa’nın Ruslara yanıtı, Turancı akımları güçlendirmek ve Türkolojiyi kurmaya yönel­mek olmuştur. Ancak Macarların Türklerle tarihsel bakımdan karındaş olmaları, Türklük bilimi araştırmalarını heyecanlı bir bilimsel alanda tutmaya yetmiştir. Bu noktada Macar ve Türk Türkologlarını birleştiren ortak kavram ve ideal “Turan” olmuştur[5]. Çünkü Turan, kökenler ve göçler konusuyla, dolayısıyla Türklük bilimiyle doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla, Türkoloji araştırmalarında Batılı Tür­kologların önemli yeri olmakla birlikte, Ruslar ve Macarlar da dikkate değer kat­kılarda bulunmuştur.

Türkoloji, XVII. yüzyılda Cizvit papazlarının başlattığı Sinoloji çalışmala­rının bir şubesi olarak gelişmiş, sonra bağımsız bir inceleme hâline gelmiştir. Si­noloji çalışmaları, Orta Asya Türkleri ve onların tarihiyle ilgili tarihsel bilgilerin ortaya çıkmasını, dolayısıyla Türkolojinin gelişimini sağlamıştır. Fransız Sinoloğu De Guignes (1721-1800), XVIII. yüzyılın ortalarında eski Türklerle ilgili ilk eseri yayımlamıştır. Türkoloji, önce Fransa’da, sonra diğer Avrupa ülkelerin­de gelişmiş ve XIX. yüzyılda Oryantalizm araştırmalarının bir şubesi olarak ba­ğımsız bir araştırma alanı olmuştur. Fransızlar, Oryantalizmin sistemli bir boyut kazanmasını da sağlamıştır. Napolyon Bonaparte, 1798 Mısır Seferi’ne, görev­leri “Mısır’ı daha önce hiç olmadığı bir biçimde gözlemlemek” olan bir bilim ekibini de dahil etmişti[6]. Bu ekibin gözlemleri, “Description de I’Egypte” baş­lıklı kitapta toplanmış ve Oryantalizm araştırmaları açısından çok önemli bir kaynak olmuştur.

Fransızlar, Oryantalizmin diğer ülkelerde gelişimine de katkılarda bulundu­lar. Modern Oryantalizmin kumcusu sayılan Fransız bilgini Sylvestre de Sacy (1758-1838), diğer batılı ülkelere, özellikle Almanya’ya Oryantalistler yetiştir­mekle kalmamış, yarattığı bilimsel gelenekle sonraki Oryantalist araştırmaları derinden etkilemiştir. Örneğin, zamanın en büyük Alman Oryantalisti sayılan Henrich Fleischer (1801-1888) Sacy’nin talebesidir. Fleischer Behrnauer ile Al­man Türkolojisinin kurucusu sayılan Georg Jacob bunlar arasındadır. Bununla birlikte, “Geleneksel Türkoloji”nin merkezinin Almanya, “Bilimsel Türkoloji”nin kurucusunun ise Alman kökenli Rus Türkoloğu Wilhelm Radloff (1837-1918) olduğu var sayılır[7]. Bu noktada Türkoloji-Oryantalizm bağlantısını irde­lemek gerekir.

Köprülü’ye göre, “Türkiyat, Türklüğün bütün şubelerine ait her nevi mari­fet şubelerini ihtiva etmek itibariyle, çok geniş, çok şümûllüdür. Tarihin bilumûm şubeleri, lisan ve edebiyat, arkeoloji, etnografi, hulâsa Türk milletinin maddî ve manevî hayatından bahsetmek, yani Türklere ait olmak şartıyla muh­telif marifet şubeleri, bu ‘Türkiyat’ tabiri altında toplanabilir”[8]. Bu tanım roman­tik milliyetçilik düşüncesinin ulusal tarihçilik üzerindeki etkilerini yansıtmakta­dır. Günümüzde ise, Hasan Eren’in tanımıyla ifade edersek, “Türklerle ve özellikle Türk diliyle uğraşan bilim koluna” Türkoloji denilir[9]. Biz burada dilden zi­yade tarihe öncelik verdik. Çünkü, Türklük araştırmalarında tarihin merkezî bir önemi vardır ve bu araştırmalar arkeoloji, antropoloji, etnoloji gibi bilimlerle da­ha da derinleştirilmektedir. Dolayısıyla, Türkoloji araştırmaları konusunda Türk Tarihi incelemeleri başat konumdadır.

XIX. yüzyılda Oryantalizm, Barthold’un ifadesiyle, “bir yandan Avrupa’nın sömürge siyasetinin gelişmesi, öte yandan bu dönemde bilimsel düşüncenin -do­ğa bilimlerinden ziyade beşerî bilimlerin- elde ettiği başarılar sayesinde geliş­mişti.”[10] Aynı yüzyılın başlarında Batılı ülkelerde, Doğu araştırmaları yapmak amacıyla pek çok bilimsel dernek kurulduğunu görüyoruz. İngiliz Krallık Asya Cemiyeti (1815), Fransız Asya Cemiyeti (1822), Alman Şark Ülkeleri Cemiyeti (1837) bunlardan bazılarıdır. Yüzyılın ikinci yarısında, diğer Avrupa ülkelerinde de benzeri dernekler kurulmuştur. 1873’ten itibaren ise belirli aralıklarla Ulusla­rarası Oryantalistler Kongresi toplanmıştır. Fakat 1973’te Paris’te toplanan 29. Uluslar arası Oryantalistler Kongresi’nde “Oryantalist” terimi resmen bırakılmıştır.[11]

Türk dilinin akademik kurumlarda okutulması, gerek Türkoloji araştırmala­rının gelişmesi, gerekse yetkin Türkologların yetişmesi açısından önemli bir aşa­ma olmuştur. Türk dili, ilk kez Budapeşte Üniversitesi’nde Jean Repicsity tara­fından okutulmaya başlamıştır. İlk Türkoloji kürsüsü de 1870’de Macaristan’da kurulmuştur. Macaristan’da Türkolojinin, Macarların ulusal kimliklerini yoğun bir şekilde araştırmaya giriştikleri bir dönemde kurulmuş olması anlamlıdır. Ma­carların, kendi dil ve tarihlerinin Doğulu kökenlerine gösterdikleri ilgi önemli araştırmalara yol açmıştır. Macarlar, Macarca ile Türk dilleri arasındaki genetik bağları ve geçmişin anıtlarını incelemek amacıyla, Türklerin yaşadıkları bölge­lere inceleme gezileri düzenlemişler, arkeolojik kazılar yapmışlar ve Macarların kökenleri ile medeniyet düzeyleri konularında önemli eserler vermişlerdir.

Bizde ise kuramsal anlamda ilk Türkoloji araştırmaları İkinci Meşrutiyet dönemiyle birlikte oluşmaya başlamıştır. Bu amaçla, Aralık 1908’de İstanbul’da kurulan Türk Derneği’nin amacı, “Türk diye anılan bütün kavimlerin mâzi ve hâldeki âsâr, ef’âl, ahvâl ve muhitini öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak, yani Türklerin âsâr-ı atîkasını, tarihini, lisanlarını, avâm ve havâs edebiyatını, etnog­rafya ve etnolojiyasını, ahvâl-i içtimâiyesi ve medeniyet-i hâzıralarını, Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını araştırıp taraştınp ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve dilimizin geniş ve medeniyete elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak ve imlâsını ona göre tetkik etmek” şeklinde açıklan­mıştır[12]. Rusçuk, İzmir, Kastamonu ve Budapeşte’de birer şubesi de açılan Türk Demeği, aynı adlı dergisinde Orta Asya’daki kazı çalışmaları hakkında haberler vermiş ve arkeolojik araştırmaların Türk Tarihi incelemelerindeki önemine işa­ret etmiştir. Ancak bir süre sonra bazı üyeleri demeği siyasete sürüklemek iste­diklerinden, Türk Derneği, dağılarak başka bir adla, Türk Bilgi Derneği adıyla faaliyetlerine devam etmek zorunda kalmıştır[13].

Türk Derneği’ni 1913’te kurulan Türk Bilgi Demeği, bunu da 1915’te Da­rülfünun bünyesinde kurulan Encümen-i Tedkîk izlemiştir. Daha çok Asâr-ı İslâmiye ve Milliye Tedkîk Encümeni olarak bilinen Encümen-i Tedkîk, ’nün öncülüğünde Türkiyat Encümeni adıyla kurulmak istenmiş, fakat dönemin iktidarı buna müsaade etmemiştir. Darülfünun bünyesinde 1924’te kurulan ve 1939’a kadar Köprülü’nün başkanlığında faaliyet gösteren ise bu oluşumları bir potada toplama ve senteze ulaştırma açı­sından bu zincirin en önemli halkası olmuştur. Bu süreçte 1909’da kurulan Tarih-i Osmanî Encümeni’nin önemli bir yeri vardır. Bu kurul, 1923’te Türk Tarih Encümeni adını almış, 1925’e kadar vakanüvis Abdurrahman Şeref’in idaresin­de, 1925-1927 arasında Ahmet Refik Altmay’ın, sonra da Fuat Köprülü’nün ri­yasetinde faaliyet göstermiştir. Köprülü’nün ’nün yanı sıra Tarih Encümeni’nin başkanlığına getirilmesi, Türkiyat araştırmaları alanında bir atılım yapılmak istendiğine delâlettir.

Avrupa’da Türkoloji araştırmaları, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkçülük hareketinin ve Türkçü tarih görüşünün oluşumu üzerinde önemli et­kilerde bulunmuştur. Batılı Türkologların eserleri, aynı yüzyılın sonlarında Türkçü aydınları yoğun olarak etkilemeye başlamıştır. Türkçüler, özellikle Fran­sız ve Macar Türkologların eserlerinin etkisinde kalmışlardır. Bu süreçte, Maca­ristan’da 1910 yılında Turan Cemiyeti kurulmuştur. Turan Cemiyeti’nin kurucu­ları arasında Sândor Marki, Arminius Vâmbery gibi Macar tarihçiler bulunuyor­du. 1913’de “Turan” dergisini yayınlamaya başlayan Turan Cemiyeti’nin amacı, “Asya ve bizle (Macarlar) akraba Avrupa halklarının bilim, sanat ve ekonomile­rini incelemek, onları yurt içinde ve yurt dışında tanıtmak, geliştirmeye yardım­cı olmak”tır[14].

Turan Cemiyeti’nin Osmanlı Türkçüleri ile, özellikle de Türk Ocakları ile yakın ilişkileri olmuştur. Osmanlı tarihçileri, uluslar arası kongrelere de ilk kez İkinci Meşrutiyet döneminde katılmaya başladılar. Örneğin, 1916’da Berlin’de toplanan Türk Kavimleri Kongresi’ne Osmanlı Türkleri, bir Turan Heyeti ile ka­tılmıştır. Bu heyette Hüseyinzade Ali Turan ile birlikte Yusuf Akçura ve sair Tu­rancı aydınlar bulunuyordu. Hüseyinzade, Petersburg Üniversitesi’ndeki fizik öğrenimi sırasında Türkoloji bölümü derslerini de izlemiş eylemci bir Türkçü aydındır. Batılıların yayınladıkları bilimsel dergilerde makaleleri yayınlanan ilk Osmanlı aydını da Necip Asım Yazıksız’dır. Necip Asım, Gordlevsky’nin ifade­siyle, “uzun müddet vatandaşlarıyla Avrupa ilim âlemi arasında bağlantıyı sağ­layan hemen yegâne Osmanlı âlimi”dir[15]. Macarların “Kelenti Szemle”, Fransız­ların “Journal Asiatique” dergilerinde Necip Asım’ın makaleleri yayınlanmıştır. “Journal Asiatique”i çıkaran Asya Cemiyeti, 1895’te N. Asım’ı üyeleri arasına katmıştır.

1926 Bakû Türkiyat Kongresi, bir bakıma bu birikimlerin buluştuğu bir or­tam olmuştur. Bu kongre, gerek Türklük biliminin gelişimi gerekse Türkiye-Rusya ilişkilerinin gidişatı açısından oldukça önemlidir. Bilindiği üzere Türk-Rus ilişkileri, Bolşevik Devrimi’nden, özellikle Kemalist hareketin ortaya çıkı­şından sonra yeni bir ivme kazanmıştı. İşte, Bakû Türkiyat Kongresi, ilk bakış­ta iki ülke arasında siyasî işbirliği yanı sıra kültürel ve düşünsel işbirliği yolun­da da bir adım gibidir. Atatürk, 7 Temmuz 1922’de Sovyet sefiri Aralov’un İran sefiri İsmail Han şerefine verdiği ziyafette yaptığı konuşmada “Filhakika mev­cut tarihlerin kaydettiği hâdisât, milletlerin hakikî efkâr ve âmâli, harekâtı değil­dir” diyerek şöyle devam etmiştir[16]: “Şark milletleri kendi iradeleri, kendi İrisle­riyle hareket etmiyorlardı. Onların başında bir takım müstebit, keyfî hareket eden Çarlar, Hüdavendler vardı. Mazbûtât-ı tarihiye daha çok onların tatmin-i hırsı için yaptıkları vekâyidir. Biz onların hepsini yırtacağız, yeni bir tarih yapa­cağız…”

Kuşkusuz, tarihi yeniden yazmak kısa sürede yapılabilecek bir atılım değil­dir. Fakat bu yolda ilk adımın da Kurtuluş Savaşı yıllarında atıldığı görülmekte­dir. Maarif Vekâleti’nin Velet Çelebi İzbudak’a bir “Afgan Tarihi” tercüme ettir­me girişiminde bulunması, bu bağlamda önemlidir. Bundan daha anlamlısı, bu çevirinin karşılığı olarak verilecek 500 liranın Hariciye Tahsisât-ı Mestûresi’nden ödeme yoluna gidilmesidir[17]. Bu girişimin, 21 Haziran 1922’de, yani Atatürk’ün yukarıda belirtilen konuşmasından iki hafta önceye tesadüf etmesi anlamlıdır. Fakat bu denli önemli bir girişimin zamansız olduğu, dönemin koşul­larının da bu tarz uzun vadeli çalışmalara imkân tanımadığı herkesçe malûmdur.

Bu yolda diğer adım ise Şark Mektebi adında bir akademi kurularak atılmak istenmiştir. Mart 1922’de Türkiye basınında, Anadolu’da bir “Şark Mektebi” açılacağı ve burada Asya ülkelerine gönderilecek memurların gidecekleri yerler hakkında öğrenim görecekleri konulu haberler Türkiyat âlemini harekete geçir­mişti. Haberlere göre Şark Mektebi, Hariciye Vekâleti bünyesinde açılacak ve orada hukuk, ticaret ve şehbenderlik okutulacaktı. Necip Asım’a göre, Hariciye Vekâleti “sırf bir hırsı sâike” ile hareket etmiş, bunu yapacak uzmanlar olup ol­madığını hesaba katmamıştı[18]. Bu hırsı sâikenin nedenleri aşağıdaki haberden anlaşılabilir.

Azerbaycan’ın Ankara elçisi İbrahim Abilov tarafından verilen bir ziyafet­te, “Şarkın muhip milletleri gençlerine nûr menba’ı olacak, büyük ve müşterek bir Darülfünûn tesis olunması tasavvuru”nun ortaya atıldığı, bu fikrin “derhal cümlenin hararetli taraftarlığını kazanmış” olduğu ve tasarının kısa sürede “yü­rüyen bir fikir haline inkılâp eylemiş” bulunduğu belirtiliyordu. Bu ziyafette Af­gan elçisi Sultan Ahmet Han, “Şark milletlerini revâbıt-ı uhuvveti envâr-ı irfân ile tezyin ve teşyîd edecek olan böyle bir müessese-i âliyeye Afganistan’ın da­hi ma’l-memnûniye iştirak edeceğini” ifade etmişti. Bu Darülfünûn’un, nerede kurulacağı kesin olarak belirlenmemişse de, “Türkiye’nin, diğer kardeş milletler dahi nazar-ı itibara alınmak suretiyle, muvafık görülecek bir yerinde olması fik­rine şimdiden galip nazarıyla bakılabilir” deniliyordu. Darülfünûn’un maddî yö­nüyle ilgili her ülkenin birer temsilcisinin bulunduğu bir “heyet-i hâmiye” ile bi­limsel yönüyle de ilgili bir “heyet-i ilmiye” oluşturulmasının tasarlandığı, bu iki kurulun, kurumun devamının ve çalışmalarının sürdürülmesinde önemli bir et­ken olacağı, “heyet-i ilmiye’nin ilk tarz-ı teşekkülünde Şark İnkılâbı’nın esasla­rı nazar-ı itibarda tutulmak kararının alınmış olduğu”[19] kaydediliyordu.

Bu kurulun oluşumunda Şark İnkılâbı’nın esaslarının nazarı itibarda tutul­ması kararının alınması üzerinde dönemin konjonktürel koşullarının etkili oldu­ğu anlaşılmaktadır.

Dönemin Türkiye aydınları, Türkiye Türkolojisinin Avrupa ve Rusya Türkolojisinin gerisinde ve bunun kültürel bakımdan önemli bir zafiyet olduğunun bilincindedir. Örneğin M. Ahmet Cevdet İnançalp, 1923 yılı başlarında yayım­lanan bir makalesinde, Rusya’da Türk tarih ve lisanı hakkında incelemelerin Türkiye’nin oldukça ilerisinde olduğunu, “o hicaptan bizi kurtaracak gayret-i milliye emârelerinin zuhura başladığı esnalarda” Birinci Dünya Savaşı’nın çık­tığını, onu Mütareke döneminin izlediğini ve Türkiye’nin “Rus uleması karşısın­da bugün de hâcel bir durumda” bulunduğunu üzüntüyle anlatıyordu. Ahmet Cevdet, “ömrünü Türkiyata vakfetmiş olan aziz üstat Necip Asım Beyefendi’nin aşkını taşıdıkları Türkiyat müessesesi, açıldığı ve mikdar-ı kâfi sermaye ile fa­aliyete başladığı günden itibaren bizim de millî eserlerimiz doğacağını ümit ede­riz”[20] diyerek teselli buluyordu.

Türkiyat Enstitüsü 1924’te kurulmuş, fakat enstitünün kurulma nedenlerin­den biri olan İstanbul’da milletlerarası bir Türkoloji kongresi toplama tasarısı gerçekleştirilememişti.

Ruslar uzun süredir bir Türkoloji kongresi düzenlemeyi arzu ediyorlardı. Bu fi­kir, ilk kez Samoyloviç tarafından 1913’te ortaya atılmış, fakat yeterli maddî des­tek bulunamamıştı. Siyasî koşulların da etkisiyle, bir Türkoloji kongresi toplama düşüncesi 1922’de yeniden gündeme gelmiştir. Samoyloviç’in de aralarında bulun­duğu Müsteşrikler, Leningrad’da yaptıkları bir toplantıda bu konuyu etraflıca gö­rüşmüşlerdi. Bundan sonra Samoyloviç, 1923’ten itibaren bu fikre destek bulmaya çalışmış, özellikle Azerîleri kazanmaya özen göstermiştir. Bundan sonra böyle bir kongrenin yapılabilmesi yönünde çalışan çeşitli gruplar ortaya çıkmıştır. Bu grup­lar şunlardır: Birincisi, ifrat derecesinde Latin harfleri taraftarı Azerîler; İkincisi, Rus Türkologları ve dilbilimcileri; üçüncüsü, Sovyet merkezinin elemanları; so­nuncusu, geri kalmışlık meselesini Latin harfleriyle çözmek isteyen Türkler[21].

LEAVE A RESPONSE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir