TÜRK DESTANLARINDA EVREN TASARIMI – GÖK

19.08.2018
167
A+
A-
TÜRK DESTANLARINDA EVREN TASARIMI – GÖK
Yard. Doç. Dr. Mustafa ARSLAN (*)

İnsanın kendisinin tanımladığı üç katmanlı evren tasarımında “tengri, gök, gökyüzü, mavi gök, yukarı dünya” vb. şekillerde adlandırılan ve “yaratıcı, koruyucu ruhların ve tanrıların bulunduğu âlem” olarak algılanan en üstteki katman, aynı zamanda onu tasarlayan insan için, gerekli ideal donanımların edinilebileceği birincil kaynaktır. Çeşitli sayılarla ifade edilen katlarındaki kutsallarla birlikte, ay, güneş ve yıldızlar, “gök dünya”yı oluşturan ve her biri kendine has işlev üstlenen unsurlardır. Bunlar destanlarda, kahraman veya onunla birlikte olan çevreyi koruyan, gözeten özelliklerinin yanında; onların üstün vasıflarının belirtilmesindeki kavramlar olarak da karşımıza çıkarlar.

Altay Türklerinin Maaday Kara Destanı’nda[1] kahramanın doğumu, ay ve güneş ile birlikte ifade edilen altın ve gümüş kavramlarıyla, “göğsü baştan aşağı saf altın idi, sırtı baştan aşağı saf gümüş idi oğlanın” şeklinde verilir. Destanın değişik yerlerinde altın “ay”ın, gümüş de “güneş”in simgesidir. “Yüz budaklı ölümsüz kavak” (hayat ağacı), ay ve güneş ışığında parıldar, onun aya doğru eğilen tarafından altın, güneşe doğru eğilen tarafından gümüş yapraklar dökülür. Dolayısıyla hayatın, canlılığın simgesi olan “hayat ağacı”, bu göksel unsurlarla tamamlanır ve bütünleşir.

Kahraman Kögüdey-Mergen’in eşi, “ay benzeri ama aydan güzel, altın gibi; güneş benzeri ama güneşten güzel, gümüş gibi parıldayan” biri olarak tasvir edilir. Gökyüzü, “yaratıcı Tanrı’nın, koruyucu ve aracı kutsal varlıkların, iyi-faydalı ecdat ruhlarının” ve hatta yer altı dünyasının zalim varlıklarının “ruh”larının da mekanıdır. Yer altı kağanı “Kara-Kula” ve atının ruhları, “göğün üç kuşak derinliğinde”, “maralların karnında” saklı olan ve ruhun “kuş” şeklindeki tasarımındaki gibi “bıldırcın”lardadır.

Gök âleminin “cennet-uçmak” tasavvuru ise destanın sonunda karşımıza çıkar. Yer ve yeraltını kötülüklerden temizleyen, yurduna huzur ve güven getiren Kögüdey-Mergen, “ben gökyüzüne çıkacağım, aşağıdan bakınca yukarıda görünen bir yıldız olacağım” diyerek, eşiyle birlikte mavi gökyüzünün derinliklerinde bir yıldız olup uçar.

Toplumun sıradan üyeleri için kozmolojik bir düşünce olarak kalan bu şey, esasen şamanlar gibi kahramanlar için de mistik bir güzergâh olur. Çünkü, üç kozmik düzey arasındaki “gerçek iletişim ve ulaşım ancak şaman, kahraman” vb. üstün nitelikli insanların güç ve yetileri arasındadır.[2] Bu anlamda kahramanın “göğe yükselişi”, Altay Türkleri arasında yaygın olan “ölümden geçmeksizin göğe ve dolayısıyla ölümsüz geleceğe erişebildikleri” düşüncesinin, yani kozmik yolculuğun bir yansımasıdır. Diğer yandan bu düşünce, “iyi insanların cennete gideceği” düşüncesinin Altay Türkleri arasındaki simgesel ifadesidir. Çünkü onlara göre, “cennet/uçmak”, gökyüzünün üçüncü katında bulunan, iyi ruhların, meleklerin, bolluk ve bereketin dolu olduğu mekândır. Gökyüzündeki her yıldız, yeryüzünde iyi şeyler yapanların görüntüsüdür. Şamanist hayat tarzının tesiriyle de şekillenen bu gök tasarımı, Alıp Manaş[3] Destanı’nın Altay varyantında da benzer şekilde yer alır: Kahramanın atı, sahibini düşman yurduna gitmemesi için ikna edemeyince, gökyüzüne uçup yıldıza döner.

Gökyüzü tasarımı, daha arkaik özelliklere sahip Oğuz Kağan Destanı’nda[4] ise, doğrudan ifadeler veya ilişkiler yanında, simgesel öğelerle de somutlaştırılır. Kahramanın doğumuyla ilgili olarak yapılan tasvirde çocuğun yüzünün “gök” renkli olması, “insan yüzünün iyiliği, güzelliği veya çirkinliği, kötülüğü, yani insanın iç âlemini yansıtması”[5] ile ilgilidir ki, olgunluk ve tecrübenin Tanrı tarafından ona doğarken verildiğini, kahramanın, daha başlangıçta yaratıcı ve koruyucu “gök dünya”nın himayesinde olduğunu gösterir.

Bu tasvir bir anlamda, Bilge Kağan abidesinde yer alan “tengri tek tengride bolmış” anlayışının ifadesidir. Mukaddes addedilen “gök”ten bir iz taşımak, kahramanlarla birlikte diğer insanların da ihtiyaç duyduğu bir anlayış halinde, değişen sosyo-kültürel çevre ve şartların etkisiyle farklılaşarak “gök boncuk, nazar boncuğu” şeklinde günümüze kadar ulaştırılmıştır.

Oğuz Kağan’ın üstün niteliklerini ve donanımlarını tamamlayan “göksel unsurlar”, onun ilk evliliği ve seferleri sırasında da karşımıza çıkar: “Yine günlerden bir gün Oğuz Kağan bir yerde Tanrı’ya yalvarmakta idi. Karanlık bastı, gökten bir gök ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı… O ışığın içinde çok güzel bir kız vardı. Başındaki ateşli ve parlak beni demir kazık (kutup yıldızı) gibiydi. O kız öyle güzeldi ki, gülse Gök Tanrı gülüyor, ağlasa Gök Tanrı ağlıyordu. Oğuz Kağan onu sevdi ve eş aldı.” “Tan ağarınca Oğuz Kağan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü ve gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı… Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun, ben senin önünde yürümek istiyorum dedi.” Görülüyor ki, buradaki “gök” tasarımı, hem kahramanın “Alperen” veya “ideal olma” donanımlarını tamamlayıcı, onu koruyucu ve ona yol gösterici unsurların ilâhî ve birincil kaynağı, hem de ibadet için doğrudan kendisine yönelinen “Tanrı”nın ve “kutsal”ların ebedî mekânı durumundadır.

Ancak iyi, doğru, ideal maddî ve manevî donanımlara sahip kişi/kişiler, “gök” alemi ile “ışık, rüya, Bozkurt, aksakallı ihtiyar gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkan iye, koruyucu ruh” vb. aracı vasıtaların yardımıyla iletişim kurabilir, onun nimetlerinden faydalanabilir ve takdirini kazanabilir. Destanda Uluğ Türk’ün gördüğü ve yeryüzünde uygulanması gerekli yasa ve düzenin ilâhî kaynaklı bildirimi şeklinde yorumladığı “rüya” da, aynı iletişimi sağlayan vasıtalardan biridir. “Kutsal Gök” ile insanın bütünleşmesi, “gökten bir ışık huzmesi içinde inen” eşinden olan ve “Gün, Ay, Yıldız” adları verilen çocuklarla tamamlanmıştır.

Bu, Oğuz Türklerinin varoluş tasarımında insanın, “yerin ve göğün güçlerini kendisinde topladığı”[6] düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla “gök” veya “yukarı dünya”, evren tasarımının en üstünde yer alan kutsal, soyut âlemdir ve yeryüzünü tamamlayan bütünlüğün baskın ve önemli parçasıdır. Nesnel âlemde başarılı olmak, ideal düzeni sağlamak ve yaşama arzusu amacıyla sadece “Kutsal Gök”e, “Gök Tanrı”ya dua edilir. Çünkü “Gök”, evrensel yasa ve düzenin ideal örneğidir.

Destanda somut gökyüzü ise, nesnel alemin bir parçası olarak dağ, deniz, ırmak, ağaç gibi algılanır. Bu düşünce, Oğuz Kağan’ın yeryüzündeki kutsalları simgeleyen, ikinci eşinden olan çocuklarının adlarında (Gök, Dağ, Deniz) ve halkına duyurduğu büyük hedefinde geçen “Güneş tuğ olsun, gök çadır” ifadesinde ortaya konulur. Nesnel gökyüzü veya gökkubbe, yeryüzünü örten bir kapak ya da çadır gibi tasarlanır. Samanyolu çadırın dikiş yerleri, yıldızlar da ışık gelsin diye açılmış deliklerdir. Bazen kapak yeryüzünün kenarlarına tam oturmaz ve aralıklar oluşur. Bu aralıktan şiddetli rüzgârlar içeri girer veya ayrıcalıklı insanlar bu aralıktan süzülüp “kutsal gök”e çıkarlar.[7]

“Gök” ile ilgili tasarımlar, Manas Destanı’nda[8] farklı kültür ve inançlarla kaynaşmış ve bütünleşmiş şekilde karşımıza çıksa da, eski Türk inanç ve kabullerine uygun olarak yaratıcı ve koruyucu “Tanrı/Huda” yahut “ruhlar/ervah”ın kutsal mekânıdır. “Kutsal Gökyüzü”ne ilişkin bilgi ve tecrübenin simgesi olarak da düşünülen “Gök” ya da “Ak-boz” renk, kahramanların ve yardımcı unsurların tasvirlerinde sıkça görülür. Kahramanlar, “göğün yıldız batırı”, “gök yeleli erkek böri” şeklinde vasıflandırılır. Onları, ancak “Huda” yükseltir ve onlara ad verenler, “peygamberler”, “evliyalar” gibi din büyükleri veya yeni sosyo-kültürel şartlar çerçevesinde yeniden şekillenen “ak boz atlı, eli asalı, ak sakallı, gökten dolaşıp inip gelen” “koruyucu ruhlar”dır.

Bu ruhların en belirgin göstergesi, eski Türk inancındaki “Boz Atlı Yol İyesi”[9] dir. O, farklı kültürel bağlamlarda “boz renkli kurt, ak sakallı koca, ak boz atlı Hızır, Ak-boz at ya da Kırat” şeklinde günümüz anlatmalarına kadar devam ede gelen “Kutsal Gök” tasarımının bir yansımasıdır. İnsanın gökyüzünde bir yıldızının olduğu düşüncesi de, yıldızın iyi veya yıldızını sağ omzuna almış[10] ifadelerinde görülür. Ayrıca, “Er Töştük” merkezli olarak anlatılan epizotlarda[11], “Dünya ağacı”nın üzerinde bulunan ve koruyucu işlevi bulunan “Kartal”ın, kahramana “sen ve ben gökyüzündeki altı takım yıldızı gibi birlikte ilerledik” demesi veya Töştük ve Kenyeke’nin evlendikten sonra “gezegenlerin (yıldızların) bir araya gelmesi” şeklindeki tasvirler aynı tasarıma ilişkin düşüncelerden kaynaklanır.

Kutsal göğe ve koruyucu ruhlara ilişkin tasarımlar, Köroğlu Destanı’nda[12], İslâm kültür çevresinin ve daha reel bir dünya görüşünün tesiriyle şekillenerek “aksakallı baba, kırk çilten, Hz. Ali ve Kırat” simgeleriyle verilirken, yıldızların koruyucu ve iyileştirici işlevine yönelik düşünceler, “Köroğlu ya da atının yaralandığında yıldız görüp iyileşmesi” veya Köroğlu’nun özellikle yaşlandığı zaman “Yıldız Dağı’na çekilmesi” temalarıyla sergilenir. Bunlarla birlikte, kahramanın Kırat’ı kaybedip aramaya çıktığında “yorulup bir çınar ağacının altında uykuya dalması ve gördüğü rüyada erenlerin Kırat ile birlikte bazı meziyetleri kendisine vermesi” epizodu, yukarıda bahsedilen göğe ilişkin tasarımın bir sonucudur.

Destanda özellikle “Kırat” motifi, kanaatimizce eski “gök” tasarımının bir parçasını oluşturan “yol iyesi”nin, bu destana yansıyan en belirgin örneğidir. Ay, Güneş ve Yıldız gibi göksel olgular, Köroğlu başta olmak üzere, Kırat’ın ve diğer kahramanların tasvirlerinde de sıkça kullanılır. Öte yandan, farklı coğrafyalara ilişkin anlatmaların çoğunda Köroğlu’nun diğer adı “Röşen-Rövşen-Rovşan-Ruşen” olarak geçmektedir ki; “ışıklı, parlak, aydınlık” anlamlarına gelen kelime, “kahramanın kutsal göğe ait bir iz taşıması” anlayışının destana yansıyan bir iz düşümüdür.

Kanaatimizce, Köroğlu ve Ruşen adlarının birlikte kullanılması bir anlamda, “Gök, Yer ve Yeraltı” şeklindeki evren tasarımının bütüncül bir ifadesi ve aynı zamanda “Gök” ve “Yeraltına” ilişkin sıradan insanın ulaşamadığı “bilgi”nin, yeryüzünde şaman, kahraman gibi üstün, ayrıcalıklı veya ideal “insan”da toplanmasıdır.

Kutsallığın ve kutsal olanların mekânı olma yanında, evrensel yasa ve düzenin ideal şekli ve kaynağı olarak algılanan, evrenin yaratılışında “merkez” konumda olan “Yukarı Dünya-Gök”, destanlarda genellikle, “uçsuz bucaksız, ulaşılamayan derinliklere sahip, fakat, yeryüzündeki gibi dağları, denizleri, ırmakları, ağaçları olan ve idarî mekanizması, toplumlara benzer şekilde hiyerarşik ama ideal bir düzen içinde işleyen” makro kozmik yapıda tasvir edilmektedir. O anlayış ve algılayışla destan kahramanı, ilâhî göğün yasa ve düzenini, kendine, çevresine ve yeryüzüne de yerleştirmeyi amaç edinir ve bu yolda mücadele eder.

(*) PAÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

Kaynak: Türk Destanlarında Evren Tasarımı Makalesinden alıntılanmıştır.

[1]  Altay Destanı Maaday Kara, Hazırlayan: Emine Gürsoy-Naskali, İstanbul, 1999

[2]  Eliade, Mircae; a.g.e., s. 297

[3]  Alıp Manaş-Altay Türklerinin Kahramanlık Destanı; Hazırlayan: Metin Ergun, Ankara, 1988.

[4] Oğuz Kağan Destanı, İstanbul, 1970.

[5]  Bahaeddin Ögel; Türk Mitolojisi, I. Cilt, Ankara, 1989, s. 133.

[6]  Bahaeddin Ögel; a.g.e., s. 139.

[7]  Mircae Eliade; a.g.e., s. 292.

[8]  Manas Destanı; Yayına hazırlayan: Emine Gürsoy-Naskali, Ankara, 1995.

[9]  M. Öcal Oğuz; Türk Dünyası Halkbiliminde Yöntem Sorunları, Ankara, 2000, s. 122

[10] Naciye Yıldız; Manas Destanı ve Kırgız Kültürüyle İlgili Tespit ve Tahliller, Ankara, 1995, s. 401

[11] Carolin G. Sawyer; “Er Töştük’te Toplum ve Kozmos”, Manas Destanı Üzerinde İncelemeler (Çeviriler-I), Yay. Haz: Prof. Dr. Fikret Türkmen, Ankara, 1995, s. 281.

[12] Mustafa Arslan; Köroğlu Destanı’nın Türkmen Versiyonu Üzerine Mukayeseli Bir İnceleme, İzmir, Ege Ünv. S.B.E., 1997 (Yayımlanmamış Doktora Tezi)

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.